Ekber Goşalı
DÜNYANIN HÂLİ: Einstein’dan Epstein’a…
Zaman bazen adlarla konuşur; ad zamana dönüşür, zaman ada…
Bazen de adlar birer kavrama dönüşür.
Öyle adlar vardır ki, söylendiği anda insanlığın umudunu hatırlatır;
öyle adlar da vardır ki, dünyanın utancı olur…
Bir zamanlar Albert Einstein adı, bilimsel düşüncenin onuruydu.
Aklın sorumlulukla imtihanıydı o ad.
Çünkü bilim yalnızca güç değildir; o, aynı zamanda vicdandır.
Einstein atomu parçalarken bile insanın bütünlüğünü hedef almıyordu.
Einstein için deha, tabiri caizse, insanlığın yükünü omuzlamaktı.
Peki ya bugün?..
Bugün ise başka bir ad “sembol”e dönüşmüş durumda:
Jeffrey Epstein.
Bu ad artık yalnızca somut bir kişiyi değil, karanlık bir sistemi temsil ediyor.
Paranın dokunulmazlık kazandığı, gücün sorumluluğu boğduğu, insanın alınıp satılan bir nesneye dönüştürüldüğü bir sistemi…
Burada artık akıl düşünmez — hesap yapar;
burada fikir üretmez — gizler;
burada insan amaç değildir — araçtır…
Einstein ile Epstein arasındaki mesafe, aslında taban tabana zıt iki dünya görüşüdür.
Birinde akıl insanı yüceltirdi, ötekinde güç insanı alçaltır;
birinde bilim insanlığa hizmet ederdi, diğerinde servet insanlığı esir alır.
Ve işler bu noktaya gelince, kaçınılmaz sorular ortaya çıkar:
Dünya nerede yolunu şaşırdı?
Bilim ne zaman etikle bağını kopardı?
Zekâ ne zaman çıkarın uşağına dönüştü?
Kültürolojik açıdan bakıldığında mesele yalnızca bireylerde aranamaz;
mesele değerler hiyerarşisindedir.
Çağdaş dünya bilgi üretiyor ama hikmet üretmiyor.
Teknoloji hızlıdır ama yönsüzdür.
Zenginlik çoktur ama anlamsızdır.
Einstein döneminde soru sormak cesaretti.
“Epstein dönemi”nde ise soruları susturmak bir iş modelidir.
Toplum bu dönüşümü sıradanlaştırdıkça, hatta safça kabullendikçe, anormallik norma dönüşür.
Ve dünya Einstein’dan uzaklaştıkça, Epstein’lar çoğalır.
İşte en tehlikelisi de budur.
Oysa tarih kapalı değildir.
Gelecek hâlâ bir tercihtir.
Einstein’a yeniden dönmek mümkün müdür?
Yani bir kişiye değil, bir ilkeye dönüş…
Mümkün olmalıdır.
Bilim vicdanla birleşmelidir.
Güç sorumlulukla ölçülmelidir.
Zenginlik kültürle tamamlanmalıdır.
Çünkü insanlık ne yalnızca akılla, ne de yalnızca anlamla yaşayabilir;
akıl ile anlamın, güç ile vicdanın sarsılmaz birliğine ihtiyaç vardır.
Asif Ata’nın poefelsefi — daha doğrusu, filopoetik bir sözü vardır:
“Karanlıklar yarılsın, yüreğinizde Güneş olsun!”
Evet; karanlığı adlandırmak, ışığı anmak…
Dünyanın hâlini değiştirmek için ilk adım belki de budur.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
MİLLETİN HAYSİYET GÜNÜ – 20 OCAK
20 Ocak; takvimin içinde değil, adeta takvimin üstünde duran bir tarihtir. Her gün tarih olmaz, her tarih bir güne sığıp yaşayamaz.
20 Ocak; zamanın içinde donmuş bir feryat, milletin bağrına çekilmiş kanlı bir çizgidir. Bu çizgi çekildiği günden beri bizi hem geçmişe bağlar hem de geleceğe taşır. Yıllar geçer; ancak 1990 yılının o gecesi — Bakü’nün üzerine çöken karanlık, “otomatik” düzene alınmış ölüm makinelerinin silah sesleri, tank paletlerinin geceyi yarıp geçişi — hafızalardan silinmez. Ve silinmemelidir!
Biz artık 20 Ocak’ı bir facianın ötesinde, milli uyanışın haysiyet merhalesi olarak tanıyoruz. Kendini, sözünü ve gördüğünü tanıyan bir millet, tarihini de tanır. Bugün bu bakış daha da nettir: Zafer’den sonra 20 Ocak, bağımsızlığın yeniden kazanılmasına giden yolun en ağır, en kanlı basamağı olarak görülmektedir.
1990 yılı 19 Ocak’ı 20 Ocak’a bağlayan gece, Sovyet emperyalizminin Bakü’ye sevk ettiği ordu; kadın, çocuk, yaşlı demeden sivillere ateş açtı. Amaç sokakları kontrol altına almaktan çok daha fazlasıydı: milletin iradesini kırmak, özgürlük arzusunu boğmak. Ancak tarih bir kez daha gösterdi ki, kurşun milli iradeyi öldüremez.
Bu geceden sonra imparatorluk, Azerbaycan’daki manevi ve siyasi dayanaklarını kaybetti. Milletin korkusu yok oldu; korkunun yerini öfke, öfkenin yerini ise milli şuur aldı. Yani 20 Ocak, korkunun öldüğü gündür.
Ara not:
20 Ocak’ın doğurduğu sonuçlar yalnızca Azerbaycan’la sınırlı kalmadı. SSCB’den ayrılan cumhuriyetlerin bağımsızlık tarihinde 20 Ocak şehitlerinin kan hakkı vardır. Kazakistan’daki Jeltoksan olaylarında şehit olan Kazak kardeşlerimizin, Tiflis’teki “kanlı pazar”da hayatını kaybeden Gürcü komşularımızın kaderi, aynı manevi-siyasi zincirin halkalarıdır. Bununla birlikte, olayın kapsamı, nedenleri ve sonuçları bakımından 20 Ocak, SSCB’nin doğrudan ölüm çanı oldu.
1990 yılında bu şanlı tarih Bakü’de yazıldı; ondan 30 yıl sonra ise 44 günlük savaşla Türk dünyası birliğinin kaçınılmazlığı teyit edildi. 2020’de Şuşa’ya, 2023’te Hankendi’ye ve Hocalı’ya dikilen bayrağımız Turan illerine selam gönderdi.
Muhacir istiklalci şairimiz Almas Yıldırım’ın Anadolu’dan bu yana yankılanan dizeleri ne kadar da etkileyiciydi:
“Selam versem rüzgâr alıp götürse,
Ağrı Dağı’ndan Alagöz’e ötürse,
Kür sesimi gök Hazar’a yetirse,
Hazar coşup zincirini kırsa, hey!..
Azerbaycan, benim eşsiz yurdum, hey!
Ölümsüz sevgim, içimdeki derdim, hey!”
Bu selamlar Hazar’ı aşarak Türkistan’a ulaştığı gibi, Şuşa’dan, Hankendi’den, Hocalı’dan kanatlanan mukaddes bayraklı selamlarımız da Turan’a erişti.
(Ara notun sonu)
20 Ocak’tan hemen sonra Moskova’da açık bir duruş sergileyen Ümummilli Lider Haydar Aliyev, halkın sesi oldu; tesellisi ve umudu oldu. 21 Ocak’ta yaptığı açıklama yalnızca siyasi bir itiraz değildi; bu, milli vicdanın kürsüsüydü. İşte bu duruş, daha sonra 20 Ocak’a devlet düzeyinde siyasi ve hukuki değerlendirme yapılmasının ideolojik temelini oluşturdu.
1994 yılında Milli Meclis kararıyla 20 Ocak olayları, Azerbaycan halkına karşı işlenmiş askeri saldırı ve suç olarak tanındı. Bu karar, faciayı tarihten silmek isteyenlere verilen siyasi ve manevi bir cevaptı. En büyük cevap ise yetmiş yıl sonra yeniden tesis edilen devlet bağımsızlığımızın korunması, güçlendirilmesi ve toprak bütünlüğümüz ile egemenliğimizin tam olarak sağlanması oldu.
20 Ocak’ın şehitlik ve şanlı direniş mektebi; 2020’de Şuşa’da, 2023’te Hankendi’de dalgalanan bayrakta ve tam egemenliğin tesisinde en yüce anlamına ulaştı. Muzaffer Başkomutan İlham Aliyev, baba vasiyetini yerine getirmenin duygulu sözlerini ve Şuşa’nın kurtuluş müjdesini Şehitler Hiyabanı’ndan halka hitaben dile getirdi. Bu, zamanın kendi adaletini yerine getirmesinin somut bir tezahürüydü.
Şehitler Hiyabanı’nda yanan Ebedî Meşale, gelecek nesillere verilmiş bir yemin ve vasiyettir. Devletin bu hafızaya gösterdiği ilgi, şehit aileleri ve 20 Ocak gazilerine yönelik sosyal politikalar; tarihi hafızanın canlı tutulmasının pratik ifadesidir.
O soğuk, o kanlı gecede şehadet şerbeti içenler, bugün galip bir devletin manevi sütunlarını inşa ettiler. Özgürlüğün verilmediğini, kazanıldığını; bu kazanımın bedeli ağır olsa bile milli haysiyetin yüceltilmesinin ne denli onurlu bir sorumluluk olduğunu 20 Ocak bize öğretti.
20 Ocak, Ulusal Yas Günü’dür. Ancak bu yasın içinde sarsılmaz bir gurur vardır. O gurur, geleceğin vicdanına seslenir: Biz kırılmadık, boyun eğmedik, özgür olduk!
Şairin dediği gibi:
“Özgürlük sana merhem, bana derman Azerbaycan!”
Özgürlüğe yürüyüşümüz hayırla sonuçlandı.
Geliniz, şehit şair Ülvi Bünyadzade’nin dillere destan AND’ını hatırlayalım:
“Ben, Bünyadzade Ülvi Yusuf oğlu, hayatımda ilk ve son kez vicdanım huzurunda yemin ederim;
bir ilin, bir milletin adını temsil ettiğimi asla unutmayacağım;
Azerbaycan toprağımın onur ve haysiyetle yoğrulmuş adını mukaddes bilecek, bu ada leke sürmek isteyen her unsura karşı duracağım;
Azerbaycanlı varlığıma, vicdanıma, ülküme, asaletime, damarlarımda akan Azerbaycanlı kanına layık bir evlat olacağım; korkaklığı, alçaklığı, dalkavukluğu kendime yaklaştırmayacak, ne pahasına olursa olsun Azerbaycanlı ‘ben’imi ispat edeceğim. Eğer sözümden dönersem, anamın sütü, elimin ekmeği bana haram olsun; vatan yüzü görmeyeyim.”
(10.09.1989)
Bu da şehit Milli Kahramanımız Mübariz İbrahimov’un son mektubudur:
“Canım babam ve annem,
Benim için üzülmeyin. İnşallah cennette görüşeceğiz. Benim için bol bol dua edin. Vatanın zor gününde artık yüreğim dayanmıyor. Allah rızası için bunu yapmalıyım. En azından içim ferahlar. Şehit olana kadar bu şerefsizlerin üzerine gideceğim. Şehit olursam ağlamayın; aksine sevinin ki o mertebeye ulaştım. İbadetlerinizi eksiksiz yerine getirin. Çokça sadaka verin. Seyyid torunu olarak bunu yapmalıyım. Allah büyüktür. Vatan sağ olsun.
Oğlunuz Mübariz.
Hakkınızı helal edin.”
(2010)
1990… 2010… 2020…
Yemin… Mektup… Zafer!..
Muzaffer Başkomutan, bütün yeminleri ve mektupları bir Zafer mirasına dönüştürdü; bütün ahları ve matem günlerini tarihi zaferlerle taçlandırdı:
“Bizim Zaferimiz, elbette ki halkımız ve devletimiz için en büyük nimettir.”
Şehitler ölmedi, Vatan bölünmedi!
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI

Ekber Goşalı
Ekber Goşalı, Fazil Mustafa’nın “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe” adlı kitabını kültürel bir manifesto olarak yorumladı: “Tarih yeniden yazılmalı, ideolojik ezberler sorgulanmalı!”
İdeolojik Okumadan Kültürel Sorgulamaya Doğru:
Tarih, Düşünce ve Türk’ün Entelektüel Geçişi**
(Fazil Mustafa’nın “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe” kitabı üzerine birkaç söz)
Milletvekili, Azerbaycan Milli Meclisi Toplum Birlikleri ve Dini Kurumlar Komitesi Başkanı, hukukçu ve felsefe doktoru Fazil Mustafa’nın yeni kitabı “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe”, yalnızca bir düşünce derlemesi değil; aynı zamanda ulusal-ideolojik durumu, tarih bilincini ve dini düşünce alışkanlıklarını köklü bir şekilde sorgulayan bir eserdir.
Bu tür sorgulamalar kimine cazip gelirken kimini rahatsız edebilir – bu da gayet doğaldır. Bir fikir adamının kitabında bize uymayan noktalara toptan karşı çıkmak gerekmez. Söz konusu kitabın editörü olarak Fazil Bey’le bu denli derin bir entelektüel alışveriş ilk kez gerçekleşmişti. Memnuniyetle ve takdirle belirtmeliyim ki, birçok eleştiri ve önerimi kabul etti; kabul etmediklerine ise savunmacı bir tavırla değil, olgunluk ve anlayışla yaklaştı. Bu nedenle, okuyucuların da kitabın polemik yönlerine dair yapıcı yorumları genel anlamda faydalı olabilir.
Kitap, çağdaş Azerbaycan Türk’ünün neleri kaybettiğini, neleri benimsediğini, neye tutunduğunu ve neleri yanlış sürdürdüğünü cesurca bir düşünsel tartışmaya açıyor. Övgüden çok kültürel teşhis, yüceltmeden çok eleştirel bir yöntemle… Okuyucu da bu eseri alışılmışın dışına çıkan yaklaşımıyla hoşgörüyle karşılarsa, bir şey kaybetmez.
Retorik Sorular Işığında Tarih Felsefesi
Kitabın felsefi yapısı, beş retorik soru etrafında kurgulanmış. “Ey Türk!” hitabıyla başlayan bu sorular, yazarın düşünsel polemiği başlatmak için açtığı bir alandır. Sorular ne kadar retorikse, bir o kadar da radikal tercihler talep ediyor:
“Bilgisiz inanç mı, yoksa bilginin değişken inancı mı?”,
“İdeolojik memnuniyet mi, yoksa faydalı niyet mi?”…
Fazil Mustafa “Türk” derken sadece etnik bir kimliği değil, kültürel sorumluluk taşıyan ve toplumsal fayda üreten bir özneyi kasteder.
Yazarın temel eleştirisi şu şekilde özetlenebilir:
Türk’ün tarih bilinci çarpıtılmıştır – bu bilinç çoğunlukla mitlere, hurafelere, dini ve ideolojik kalıplara dayanır. Bu durum, ulusal yenilenme sürecini geciktirir, hatta yönsüzleştirir.
Tarihe Bakış: Geçmişe Değil, Geleceğe Odaklanmak
Kitabın ana iddialarından biri, Azerbaycan Türklerinin 19. yüzyıldan itibaren biyolojik geçmişten kültürel tarihe geçmiş bir halk olduğudur. Ancak bu geçişin yaşanması yetmez; bu geçişin idrak edilmesi ve bilinçle işlenmesi gerekir.
Yazara göre, ulusal hafızamız “aşırı tarihsel” ve “mitolojik” karakter taşır. Bu da ilerleme doğuran gerçekçi tarihi, tekrarcı geçmişle yer değiştirir.
Bu anlamda kitap, adeta postkolonyal bir manifesto gibidir. Rusya işgali sonucu oluşan “Avrupalılaşma zemini” bir fırsat olarak sunulur. Bu yaklaşım bazı çelişkiler doğurabilir – işgali ilerlemenin başlangıcı olarak görmek, ulusal düşüncede kontrast yaratır. Ancak yazarın amacı idealize etmek değil, zorunlu modernleşme süreciyle şekillenen milli özbilincin gerçekliğini analiz etmektir.
Dine Yaklaşım: Eleştiri ve Seküler Zihin Çağrısı
Fazil Mustafa’nın eleştiri yönünün merkezinde, İslam’ın yanlış yorumlanması ve ideolojik din modeli yer alır. Yazar, farklı dönemlerde dini öğretilerin düşünceyi değil itaati teşvik ettiğini örneklerle gösterir.
Din, düşünceye değil de yalnızca “koruyucu davranış modeline” dönüştüğünde toplum pasifleşir. Bu bakış açısı, kültürün felsefi haritasında önemli bir yere sahiptir.
Yazarın temel argümanı şudur:
Eğer İslam’ın öncü mirası olan Mu‘tezile geleneği sürdürülebilseydi, bugün dini hayatımızı zihinsel bir sekülerlik zemini üzerinde yaşıyor olurduk. Buradaki mesele dine karşı çıkmak değil, dini zihinsel denetimden çıkararak toplumsal düşünce enerjisini özgürleştirmektir.
Bu fikir, özellikle Doğu toplumlarında dinin siyasallaştığı tarihsel bağlamda çok daha önemlidir.
Simgelerin Eleştirisi: Kültün Dekonstrüksiyonu
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, tarihi sembollerin işlevsel bakışla yeniden değerlendirilmesidir.
Devlet geleneğimizin imparatorluk mirasının sert ve açık biçimde eleştirilmesi, belki de ideolojik dogmaları kırmak, yeni değerlendirmeleri gündeme taşımaktır.
Fazil Mustafa’ya göre, Safevîler Azerbaycan devletçiliğinin temeli değil; İran İslam Cumhuriyeti ideolojisinin mirasçılarıdır. Bu fikre katılmak da mümkündür, karşı çıkmak da…
Ben şahsen böyle düşünmüyorum. Eğer Kaçarlar döneminde Azerbaycan bölünmemiş olsaydı ya da daha öncesinde Nadir Şah suikasta uğramasaydı, milli ve imparatorluk coğrafyamızın kaderi bambaşka olurdu.
Coğrafyamızdan, kültürel iklimimizden ve manevi gücümüzden çok sayıda öncü şahsiyet çıkabilir ve laik bir devlet yapısı oluşabilirdi.
Nitekim Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler’e geçerken kurulan kısa ömürlü Halk Cumhuriyeti bunun benzeridir. Aynı dönüşüm Nadir Şah’tan Kaçarlara, oradan da yeni bir Azerbaycan devletine evrilebilirdi.
1925’ten bu yana – ister Şah dönemi İran’ı olsun, ister İslam Cumhuriyeti – bir asır boyunca sayısız soydaşımız öldürülmüş, hapsedilmiş, sürgün edilmiştir. Ama yine de birçok “ilk”, İran’daki Türklerce gerçekleştirilmiştir.
En önemlisi: Milli ruh ölmemiştir.
Araz’ın kuzeyi – Kuzey Azerbaycan da – işgal, ayrımcılık, baskı ve savaşlara rağmen üretmiş, kurmuş, ilklere imza atmıştır. Örneğin, 1941–45 savaşında 3 milyonluk Azerbaycan’dan 600 bin erkek cepheye gönderilmiş, bunların yarısı hayatını kaybetmiştir. Hayal edin: Azerbaycan bölünmemiş olsaydı, insan kaynağımız neler başarırdı…
Ancak Fazil Mustafa’nın amacı, kime mirasçı olmalıyız, hangi değerleri taşımalıyız gibi soruları cesaretle sormaktır.
İyi ki yazar bu bağlamda Dede Korkut mirasına öncelik veriyor, Nadir Şah’ın dini düşünce öncülüğüne dikkat çekiyor.
Zekânın Yönü: Entelektüel Aristokrasi ve Bilimsel Düşünce
Kitapta entelektüel seçkinler ile halk arasındaki mesafe sorgulanıyor. Baltacıoğlu, Ortega y Gasset ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerin yaklaşımlarıyla şu sorular soruluyor:
Aydın halktan uzak mı durmalı, yoksa halkın içinde mi derinleşmeli?
Bu aynı zamanda aydınların sorumluluğu, işlevi ve faydasına dair bir çağrıdır.
Yazar, aydınların halk ve tarih karşısındaki entelektüel ve ahlaki borcunu hatırlatıyor.
Azerbaycancılık ve Türkçülük: Coğrafi mi, Kültürel mi?
Kitapta zaman zaman Azerbaycan kimliği ile Türk kimliği arasında gerilimli bir ilişki seziliyor.
Yazar, “Azerbaycanlı” kimliğini biçimsel; “Türk” kimliğini ise kültürel-mental bir öz olarak değerlendiriyor.
Bu sadece etnik değil; aynı zamanda kültürel yönelim meselesidir.
Hangi değerleri taşıyoruz, hangi yöne bakıyoruz?
Yazara göre bu seçimde asıl olan milliyetçilik değil; yenilenme ruhudur.
Bu yaklaşım, klasik etnosentrik bakıştan farklı olarak kültürel dinamizmi öne çıkarıyor.
Eleştirel Bilincin Kültürel Platformu
Fazil Mustafa’nın bu eseri; tarihe, dine, kimliğe, ulusal hafızaya ve çağdaşlığa yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda kültürel-felsefi bir bakış geliştiren bir çalışmadır.
Eserin asıl gücü, geçmişe dönük çözümlemelerden çok geleceğe yönelik düşünsel yol haritaları çizebilmesindedir.
Geçmişe bakarak bugünü sorgulamak ve geleceğe düşünceyle yürümek bu kitabın temel hedefidir.
Eserin en değerli yönü, tabu kabul edilen alanlarda düşünce kapılarını aralaması ve yerleşik ezberleri sorgulamasıdır:
Eleştiriye cesaret,
çağdaşlığa irade,
kimliğe yeniden bakış ihtiyacı…
Bu nedenle, “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe” yalnızca yazarın bireysel bir çağrısı değil, aynı zamanda çağdaş Türk düşüncesinin aydınlık arayışı olarak okunmalıdır.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
İŞTE DEVLET! BÖYLE KURAR, BÖYLE KORUR, BÖYLE TANITIR!
Cumhurbaşkanı’nın Açık Mesajı: Xankendi Zirvesi
Xankendi – 04.07.2025
Tarih takvime sığmıyor!
Xankendi – bir “Han”dan çok daha yüksek, “kənd”den büyük mü? Büyük!
Azerbaycan için, tüm bölge için yeni bir çağın en parlak habercisi verildi.
İnanın inandığınıza: utanmasam, kalabalığın önünde çok, büyüğün yanında büyük, Zirve’nin yanı başında bir de “Yüce mi?” – Yüce! – diye yazarım.
Evet! Xankendi’de Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (EİT – ECO) 17. Zirve Toplantısı düzenlendi. 17’ncisi olsa da, adeta ilk gibi oldu. Daha önce başkentlerde yapılmıştı bu zirveler – ama bu seferki çok daha “şavakatlı” oldu. Oldu da oldu!
Üye,
üye olacak ve
hiçbir zaman üye olmayacak
ülkelerin medyası Xankendi’nin ruhani enerjisiyle doldu taştı. Maşallah!
Böylesi çiçeklenmeler, şahlanışlar, kanatlanmalar, gökyüzü gibi geniş ve deniz gibi derin işler… her zaman olmaz!
Xankendi’de oldu.
Azerbaycan devleti başardı.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, büyük geleceğin kutlu haritasına mührünü vurdu.
Xankendi Zirvesi, yeni zaferlerin iradeli prologu oldu.
Tam 30 yıl boyunca uluslararası hukukun bloke edildiği, BM kararlarının kâğıt üstünde kaldığı, Avrupa kurumlarının diplomatik nezaketle meseleyi “dondurduğu” bir mekânda – Xankendi’de düzenlenen EİT Zirvesi, bu teşkilatın, üye ülkelerin ve Azerbaycan’ın modern tarihinde unutulmayacak yüksek itibarlı olaylardan biri oldu.
Evet,
artık sadece “işgalden kurtarılan şehir” diyerek geçemeyiz.
Azerbaycan’ın Karabağ’ı – Karabağ’ın Xankendi’si artık uluslararası iş birliğinin gerçekçi coğrafyasıdır.
Bu, yalnızca diplomatik bir jest değil.
Bu; toprak bütünlüğünü yeniden sağlamış bir ülkenin, kendi sınırlarında egemenlik hakkını – belgeyle, teşkilatla ve dünya gündemiyle akılcı ve zirvevi biçimde onaylamasıdır!
Simge Değil, Strateji!
Xankendi’de Zirve düzenlenmesi bir sembolün ötesindedir.
Bu, savaş sonrası dönemin kurumsallaşmış aşamasına geçişin güçlü hukuki ve siyasi adımıdır.
Azerbaycan’ın son yıllarda düzenlediği uluslararası etkinliklerin ardıllığı – 2023’te Şuşa’da ECO Bakanlar Toplantısı, 2024’te Türk Devletleri Teşkilatı’nın gayriresmî Zirvesi, Mayıs 2025’te Laçın’da Üçlü Zirve ve şimdi Xankendi’deki bu dev ECO Zirvesi – stratejik bir yansımanın ifadesidir.
Başka bir ifadeyle: Zirve, sadece bayrak dalgalandırmakla kalmayan, diplomaside de toprak hâkimiyetini kurma stratejisinin ilanıdır.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev bu etkinlikte sadece ev sahibi bir lider olarak değil – bağımsız bölgesel politika inşa eden bir güç merkezinin başı olarak konuştu.
Muharip Başkomutan’ın Zirve konuşmasındaki kilit mesajları şöyle özetlenebilir:
1. Tarihi adaletin tesisi – Ermenistan’ın 30 yıllık işgal siyasetinin açığa çıkarılması; kültürel ve dini yıkımın belgelenmesi; uluslararası camianın ahlaki sorumluluğuna çağrı.
2. Bütünleşme ve “Büyük Dönüş” süreci – Şu ana kadar 50 bine yakın Azerbaycanlının işgalden kurtarılan topraklara dönüşü, yeni şehirleşme vizyonu, akıllı köy projeleri.
3. Batı Azerbaycan meselesinin uluslararası niteliği – İslam İşbirliği Teşkilatı’nın 57 üye ülkenin oybirliğiyle aldığı kararla, Ermenistan’ın etnik temizlik politikalarının uluslararası düzeyde mahkûm edilmesi.
4. EİT ve COP29’un jeoekonomik kesişimi – Azerbaycan’ın yalnızca enerji tedarikçisi değil, aynı zamanda bölgesel lojistik ve yeşil geçiş merkezine dönüşmesi.
Evet, sadece bu dört stratejik tespit bile kalbimizi kıvançla doldurmaya yeter!
Stratejik Hatlar Xankendi’den Geçiyor
Şu anda Azerbaycan ekonomisine yapılan 350 milyar dolarlık yatırımın yarısı dış kaynaklıdır.
Bakü-Tiflis-Kars, Güney Gaz Koridoru ve Zengezur Koridoru gibi projeler sadece bölgesel değil – kıtalar arası öneme sahip.
İşte bu bağlamda, Xankendi’nin bu süreçlere entegre edilmesi, Azerbaycan’ın toprak egemenliğinin ekonomik egemenlikle tamamlanması anlamına gelir.
Daha açık ifade edelim: Jeopolitik entegrasyonun yeni safhasında, Xankendi “nasıl inşa edilecek?” sorusunun cevabı bellidir – öncelikle uluslararası etkinliklerle, ticaretle ve diplomatik bağlarla!
“Şuşa Modeli”nden “Xankendi Modeli”ne
Xankendi’deki Kongre Merkezi’nin tamamlanması, burada yapılacak kongreler, iş forumları, uluslararası organizasyonlarla Karabağ’ın merkezileşme süreci hız kazanıyor.
Bundan böyle “Şuşa Modeli”nden “Xankendi Modeli”ne geçişten söz edebiliriz.
Şuşa, 2021’den bu yana kültürel ve ideolojik merkezdi.
Artık Xankendi kurumsal ve diplomatik merkez olarak konumlanıyor.
EİT Zirvesi bu geçişin resmi onayıdır.
Peki Ya Ermenistan?
Şimdi asıl soru şu:
Ermenistan bu gerçeği kabul edecek mi?
Büyük ihtimalle – zorla, gecikerek ve direnerek…
Ama bugün gerçeklik “kabullenmek zorunda kalacağın hakikate” dönüşmüştür.
Ermenistan’a destek olan çevrelerin pasif izleyici rolü, Azerbaycan’ın stratejik planlamasının başarısını perçinlemektedir.
Bu noktada biz rahatlıkla şunu diyebiliriz:
“Olağanüstü diplomasinin olağanüstü sonuçlarıdır bunlar!”
Xankendi’deki EİT Zirvesi – Cumhurbaşkanı Aliyev liderliğinde Azerbaycan diplomasisinin savaş sonrası dönemde yürüttüğü atak diplomasinin siyasi zirvesidir.
2020 sonbaharı toprakların kurtuluşuydu,
2023–2025 dönemi gerekli siyasi atmosferin kazanımıydı,
şimdiyse – 2025 yazı – Karabağ’ın hak sahibine aitliğinin uluslararası ölçekte derin bir itiraf ve onayıdır.
Bir Zamanlar Kimse Gitmezdi…
Bir zamanlar hiçbir büyükelçi Şuşa’ya, Ağdam’a, hele Xankendi’ye gitmezdi.
İran araçları, kendi plakasını Ermeni plakasıyla saklayarak bu şehre yakıt taşıyordu.
Bugünse – İsrail’in bombaladığı Tahran’dan gelen Cumhurbaşkanı Pezeşkian Xankendi’deydi.
Kendi ana dilinde karşılandı. Cumhurbaşkanı Aliyev’den “Burası sizin de öz vatanınızdır” iltifatını duydu.
Aliyev ve Erdoğan’ın kardeşçe yakınlığını hissetti.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bayrağı, devlet bayraklarıyla birlikte ilk kez böyle bir zirvede dalgalandı.
KKTC Cumhurbaşkanı, nükleer güç sahibi devletlerin, diplomatik bağ kuran kardeş ülkelerin liderleriyle aynı masadaydı – kendi bayrağıyla!
Cumhurbaşkanı Aliyev, Karabağ’da ikinci bir “Ermeni devleti” kurmak isteyen ama başaramayan çevrelere adeta KKTC bayrağıyla net bir mesaj verdi:
Devlet böyle kurulur, böyle korunur, böyle tanıtılır!
Sizin kurmak istediğiniz “ikinci” değil, birinci devlet bile devlet olamamıştır.
Devlet kurmak bir sanattır – o da bizim ata mirasımızdır!
İşin temeli hakka, adalete dayanmalıdır.
Hak incinir ama kırılmaz!
Xankendi Zirvesi – Kremlin Sonrası Yeni Sayfa
Bu Zirve, Karabağ’ın 30 yıllık işgalinin ana müsebbiplerinden olan Kremlin’in Yekaterinburg ve Voronej olaylarını kışkırtmasının hemen ardından gerçekleşti.
Bunların hiçbiri tesadüf değildir.
Son Söz Yerine:
Azerbaycan bu tarihi olayı bir devlet olarak değil, bir hak sahibi olarak yaşıyor.
Xankendi’de EİT Zirvesi düzenlemek, yalnızca gücün değil, adaletin ve meşruiyetin dünyaya tercümesidir.
Ve artık Müşfiq’in mısrası sadece şiir değil, geleceğin gerçek habercisidir:
“Büyük günler,
Şanlı günler,
Neşeli günler,
Yoluna düşen günler –
Daha önümüzdedir!”
DEVLETİMİZ VAR OLSUN!
Ekber GOŞALI
-
GÜNDEM24 saat agoKTÖS ve KTOEÖS özel sektörde sendikalaşma hakkı için bugün bazı okullarda greve gidecek
-
GÜNDEM24 saat agoYarıyıl tatili sona erdi, yaklaşık 58 bin öğrenci bugün sınıflarına döndü
-
GÜNDEM24 saat agoKıbrıslı Türk atlet Hakan Tazegül Trabzon’da rekor kırdı
-
GÜNDEM21 saat agoArıklı, Dış Basın Birliği’nin 34. Kuruluş Yıl Dönümünü Kutladı
-
GÜNDEM22 saat agoErhürman, İstanbul’da düzenlenen 147. Bab-ı Âli Toplantıları’na onur konuşmacısı olarak katılacak
-
GÜNDEM16 saat agoDOĞU AKDENİZ GEMİ TRAFİK HİZMETLERİ SİSTEMİ PROJESİ’NİN SONUNA GELİNDİ
-
GÜNDEM16 saat agoKenan Kurtdemir’in hayatını kaybettiği kazada Mehmet Eren Düzce’ye 1 yıl hapis cezası verildi
-
GÜNDEM16 saat agoKayıp Şahıslar Komitesi çalışanlarının maaşları ödendi: KTAMS grev kararını askıya aldı
