Ekber Goşalı
MOR CEPKEN – MANİFESTOSU
İnsanlık tarihi, erkek ve kadın rollerinin farklı bölüşümleriyle zengindir. Ancak zamanla bu roller hem değişmiş hem de yeniden yazılmıştır. Özellikle Türk dünyasında kadın yalnızca ailenin şefkatli bir ferdi değil, aynı zamanda toplumun önemli bir öncüsü (aktörü) olmuştur.
Uluslararası düzeyde kadın hakları mücadelesinin başlangıcı olarak, 8 Mart 1857’de ABD’nin New York şehrinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının (düşük ücretlere, uzun çalışma saatlerine ve kötü çalışma koşullarına karşı) grev yapması kabul edilir. Kabul edilsin – şimdi buna bir söz söylemeyelim, ancak bizim milletimizin kadınlara karşı saygılı ve adil tutumu yalnızca 168 yıl önce değil, 1168 yıldan da çok daha öncesine dayanır.
Örneğin,
M.Ö. 570-520 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen ve Aras’ın kuzeyinde bulunan Massaget Krallığı’na hükmeden Tomris’i hatırlayalım. Tomris, M.Ö. 530 yılında ülkesine saldıran dönemin en büyük imparatorluğu olan Perslerin hükümdarı II. Kiros’u yenerek antik dünya tarihine damga vurmuştur. Demek ki Tomris’e güvenen, ona alan açan, başarısına başarı katan bir çevresi vardı.
Genceli büyük Nizami’nin “İskendername” eserine inanacak olursak, kendisini elçi olarak gönderen İskender’i yüksek bir vakar ve saygıyla karşılayıp uğurlayan Berde hükümdarı Nüşabe’nin adaletli ve bilge kadın hükümdar imajını da burada vurgulayabiliriz.
Dede Korkut’un “Kızı olanı – kızıl çadıra” göndermek buyruğu,
Cengiz Han’ın eşine “hanım” diye hitap etmesi, Süleyman Şah’ın eşi Nayma Hatun’un örnek hayatı,
Anadolu’da “Devlet Ana” kavramının ortaya çıkışı,
Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın annesi Sara Hatun’un Doğu’nun ilk kadın diplomatı sayılması,
Türk-İslam Doğusu’ndaki ilk cumhuriyet olan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nde kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanınması ve
daha nice olaylar, ilkler, isimler… atalarımızın kadına bakışını gözler önüne seriyor.
“Kadınları okutunuz!” – Bu, Hacı Bektaş Veli’nin öğüdüdür.
Ayrıca,
Tanrı’nın son elçisinin buyurduğu gibi “Cennet annelerin ayakları altındadır” ise, demek ki dini bakış açısının da milli bakış açısını tamamladığını görüyoruz…
Bu geniş perspektifi Yörük kadınının mor cepkenine bağlayarak, Kadınlar Günü’nün gerçek anlamını yeniden düşünmekte fayda olduğu kanaatindeyim:
⸻
Yörük Kadını ve Mor Cepken
(Metin “sosyal medya”dan alınmıştır.)
Yörük kadını yaşlandıkça ve tecrübe kazandıkça “Kezbence” olarak anılır. Artık oba içinde bilge, danışılan, sözü dinlenen bir kişi olur.
Göçebe Yörük geleneğinde kadınlara verilen en yüksek haklardan biri *“mor cepken”*dir. Bu, erkeklerin korkulu rüyası, kadınların ise kurtuluş simgesidir.
Mor cepken, Karacaoğlan’ın türküleri içinde de yer almıştır. Günümüzde, kardeş Türkiye’nin Ege, Muğla, Antalya ve Toros Yörüklerinde yaşlı kadınlar arasında hâlâ bilinmektedir.
Yörük kızlarının çeyiz sandığına ilk önce mor cepken konulurdu. Sarı işlemelerle süslenmiş bu mor giysi (arka giysi, içlik), Yörük kızlarının sevdiğiyle evlenebilmesinin bir sembolü sayılırdı.
“Başlık parası” gibi gelenekleri yoktu. Mor cepken, Yörük kadınının evlilikte çaresiz duruma düştüğünde eşinden boşanma hakkının simgesiydi.
Mor renk – ihanete uğramış, aldatılmış sevginin rengidir.
Eğer biz bu geleneği dünyaya tanıtabilseydik, 8 Mart – Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak anmış olurduk…
Evli bir Yörük kadını ihanete uğradığında (veya eşi ona şiddet uygulayıp küçük düşürmeye kalkıştığında), mor cepkenini giyip herkesin görebileceği bir yere otururdu.
Bu, “Ben bu adamdan boşandım” demekti.
Masal anlatıcıları ve ebe kadınlar hemen mor cepken giymiş kadının etrafında toplanırdı. Ona ihanet etmiş kocası ise evinden dışarı çıkamaz, şenliğe gidemez, el-obada yüzüne bakılmazdı.
Eğer erkek çok büyük fedakârlık gösterip kadını mor cepkenini çıkarmaya razı edemezse, dul kalırdı. El-obadan kimse ona dul ya da yetim bir kızını bile vermezdi…
Göçebe Yörük kadınının sahip olduğu haklara ve özgürlüğe bakın! – Evet, bu hak-hukuk, Batılı ülkelerin bize kadın hakları konusunda “ders” vermeye kalkışmasından yüz yıllar öncesine dayanmaktadır…
⸻
Not:
Mor cepkenden bahsetmişken diğer renklerdeki cepkenlere de değinelim.
Azerbaycan kadınlarının kıyafetlerinde renklerin anlamı hem tarihi geleneklerde hem de milli kıyafet örneklerinde kendini göstermiştir. Özellikle cepken, arkalık ve kürdi gibi üst giysilerde renklerin sosyal statü, yaş dönemi ve aile hayatıyla ilgili anlamları vardı:
• Kırmızı cepken – Bekâr kızlar ve yeni gelinler giyerdi.
Bazen ilk çocuğunu dünyaya getiren anneler de (mutlu annelik nişanesi olarak) kırmızı cepken giyerdi.
• Yeşil cepken – Dini değerlere bağlı, bilge kadınlar giyerdi.
Han kızları, şair kadınlar, dini tarikatların kadın önderleri de yeşil cepken giyerdi.
• Mavi cepken – Anneler ve himaye edici kadınlar giyerdi.
• Sarı cepken – Kocası sefere gitmiş ya da dul kalmış kadınlar bir süre sarı cepken giyerdi.
(BÜLBÜL’ün okuduğu türkülerde geçen “sarı cepken”i hatırlayalım…)
Sarı renk, güneş ışığını ve yaşam enerjisini temsil ettiği için, bilgeliği ve hikmetiyle tanınan kadınlar da sarı cepken giyebilirdi.
• Beyaz cepken – Saygıya layık ak saçlı kadınlar giyerdi.
Bazı bölgelerde gelinlerin düğün günü beyaz cepken giymesi de adetti.
• Siyah cepken – Yas tutan kadınlar giyerdi.
⸻
Sonuç olarak…
Türk dünyasında mor cepken, köklü bir kültürel olgunun simgesidir ve kadın haklarının çok eskiye dayandığını gösteren tarihi bir semboldür.
Bir kadın evliliğinde haksızlığa uğradığında, mor cepken giyerek boşanma hakkını duyurabiliyorsa, bu onun yalnızca aile içinde değil, toplum içinde de haklarının tanındığını gösteren bir gelenektir.
Evet, Türk kültüründe kadın her zaman önemli bir figür olmuştur. Hatun, sadece ailenin başının eşi değil, aynı zamanda yönetime dair adaletin düzenleyicisi, hatta savaş meydanında alp eşiyle omuz omuza duran zarif bir şahsiyettir.
Tarihi kaynaklarda Türk kadınının devletin kuruluşunda ve yönetiminde nasıl önemli bir rol oynadığı açıkça görülmektedir.
“Bey toprağı kazanır, hatun o toprağı yurda çevirir.” sözü, sıcak yuva kuran kadının yaratıcı gücünü vurgulamaktadır.
Hanımefendilerin her günü bayram havasında geçsin!
Şehit analarının ellerinden,
şehit evlatlarının gözlerinden öpüyorum!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Çalkantılar, gerilimler döneminde Azerbaycan tecrübesi ve yeni jeopolitik dersler
Çağdaş dünya paradoksal bir evreye girmiş durumda – mantık kurallarına uymayan, tuhaf, inanılmaz, beklenmedik ve birbirini inkâr eden düşünceler, durumlar ve olaylar hem zihinlere hem de gerçekliğe hâkim kesilmiş. Çalkantıların ve gerilimlerin sayısı artarken, bunları çözme mekanizmaları giderek zayıflıyor.
Bu tablo özellikle Rusya–Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da paralel biçimde süren gerilimlerde açıkça görülmektedir. Savaşlar uzadıkça ilk hedefler arka plana düşmekte, bunun sonucunda siyasi boşluk ve ekonomik çöküş derinleşmektedir.
Böylesine karmaşık bir jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın ortaya koyduğu model, farklı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.
Burada söz konusu olan stratejik netliktir – yani hedefin somutluğu.
Bizim en büyük üstünlüğümüz, hedefimizin açıklığı (ve elbette haklılığı!) idi. Savaşlar soyut fikirler uğruna yapılmaz (ya da yapılmamalıdır); bizim karşı taarruzla başlayan savaşımızın da açık bir amacı vardı – işgale son vermek ve bununla birlikte toprak bütünlüğünü ve o topraklarda egemenliği yeniden tesis etmek!
İşte bu durum, kararların hızını ve sürekliliğini sağlayan temel faktöre dönüştü.
Evet, zaman faktörü son derece önemlidir; uzayıp gitmemeli, savaşsa bile ölçülü, planlı ve elbette onurlu olmalıdır.
Bugün yeryüzündeki birçok çatışma ve savaşın temel sorunlarından biri, belirsiz zaman çerçevesine sahip olmalarıdır. Oysa Azerbaycan modeli, savaşın dahi bir plan çerçevesinde yönetilebileceğini göstermiştir.
44 günlük savaş, askeri gücün yanı sıra operatif planlamanın bir zaferi olmuştur. Burada zaman bir kayıp değil, bir avantaj olarak kullanılmıştır.
Biz siyasi irade ile askeri koordinasyonun neler başarabileceğini açıkça gördük.
Zaferin arkasındaki en önemli unsur, siyasi ve askeri kararların eşzamanlılığı idi. Devlet liderliğinin kararlı duruşu, ordunun hareketine net bir yön verdi.
Gücümüzü adaletle gösterdik, sözümüzü onurla yerine getirdik!
Bir diğer önemli mesele ise diplomatik meşruiyet ve bilgi üstünlüğüdür.
Biz yalnızca sahada değil, uluslararası düzlemde de üstünlük sağladık. Savaşın hukuki temellere dayanması ve doğru bilgi politikası, zaferin kabul görmesini sağladı.
Günümüzde bu durum, kazanılan zaferin teyit edilmesi aşamasının da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Birçok çatışma yarım kalır. Azerbaycan ise süreci sonuna kadar götürmesiyle ayrıştı; biz yeni bir bölgesel gerçekliğin başlangıcını yaptık.
Sonuç olarak Azerbaycan modeli, yeni bir güvenlik yaklaşımının kendisi hâline gelmiştir.
Mevcut küresel gerilimler ışığında Azerbaycan tecrübesi birkaç temel ders sunmaktadır:
1. hedefin açıklığı çatışmayı kısaltır;
2. siyasi irade sonucu belirler;
3. başarılı diplomasi zaferi meşrulaştırır;
4. süreç mutlaka sonuna kadar götürülmelidir.
İşte bu model gösteriyor ki, XXI. yüzyılda başarı yalnızca güçle elde edilmez; bunun için stratejik düşünce ile yönetimin sentezi vazgeçilmezdir.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı ile Ekber Goşalı Röportajı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı:
Ekber başkanım, yıllarca Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığını, daha sonra ise mütevelli heyeti başkanlığını yaptınız. Bu süre zarfında Türk dünyasının katettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler yapıldı, neler yapılıyor ve daha neler yapılabilir?
Ekber Goşalı:
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Türk dünyası son yirmi-otuz yılda tarihî bakımdan son derece önemli bir mesafe katetti.
Kimi zamanlar birbirini sadece isim olarak bilen, çoğu zaman gönülce yakın ama fiilen uzak düşmüş Türk toplulukları bugün artık daha fazla görüşüyor, konuşuyor, yazışıyor; ortak toplantılar yapıyor, ortak yayınlar çıkarıyor. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak hafıza ve ortak gelecek üzerine düşünülüyor. Hele ki artık ortak Türk kurumlarımız mevcut.
Eskiden bu birlik fikri daha çok şairlerin, aydınların ve idealistlerin alanıydı. Bugün ise devletlerin gündeminde, üniversitelerin programlarında, sivil toplumun hedeflerinde ve gençliğin ufkunda yer alıyor. Bu son derece kıymetlidir.
Yapılanlar ve Yapılmakta Olanlar
Öncelikle zihinsel eşikler aşıldı. Kardeş halklar birbirini yeniden keşfetmeye başladı.
Kültür kurultayları, edebiyat buluşmaları, öğrenci değişimleri, ortak yayın projeleri, çeviri faaliyetleri, sanat festivalleri ve akademik iş birlikleri bu sürecin temelini oluşturdu. Ulaşım, iletişim ve dijital mecraların gelişmesi de bu yakınlaşmayı hızlandırdı.
Bugün artık sadece “kardeşiz” demekle yetinilmiyor; bu kardeşliğin altyapısı kuruluyor. Ortak alfabe çalışmaları, kültürel mirasın korunması, ortak medya dili oluşturma çabaları, gençlik platformları ve eğitim iş birlikleri bu yeni dönemin somut göstergeleridir.
Gelecek İçin Stratejik Adımlar
Bence asıl mesele şimdi başlıyor.
Duygusal söylemi kurumsal güce dönüştürmek zorundayız. Bunun için:
Ortak edebiyat antolojileri
Ortak tarih materyalleri
Dijital kütüphaneler
Gençlik kampları
Çeviri enstitüleri
Film ve belgesel fonları
mutlaka güçlendirilmelidir.
Birlik; okulda, kitapta, türküde, tiyatroda ve günlük hayatta kurulursa kalıcı olur.
Azerbaycan’ın Rolü: Medenî Tercüman
O.H.:
Bu süreçte Azerbaycan’ın konumunu nerede görüyorsunuz?
E.G.:
Azerbaycan, Türk dünyasının damarlarından biridir.
Sadece coğrafî olarak değil; tarih hafızası, dili, edebiyatı, devlet aklı ve direniş ruhuyla Türk dünyasının doğal merkezlerinden biridir.
Azerbaycan, Türkiye ile Türkistan arasında güçlü bir kültürel köprü rolü oynuyor. Hem Anadolu’ya yakın bir dil ve gönül dünyasına sahip, hem de Orta Asya ile tarihî bağlarını koruyor.
Bakü, rahatlıkla Türk dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak düşünülebilir.
Özellikle Karabağ Zaferi’nden sonra Azerbaycan’ın moral ve siyasi ağırlığı daha da artmıştır. Artık sadece bir devlet değil; aynı zamanda bir medenî merkez ve ilham kaynağıdır.
Türk Töresi: Kimliğin Omurgası
O.H.:
Türk töresi bu süreçte nerede duruyor?
E.G.:
Türk töresi bu işin merkezidir.
Töre yalnızca folklor değildir; milletin ahlakî omurgasıdır.
Töre demek:
adalet
ölçü
saygı
sözünde durmak
yiğitlik
devlet ciddiyeti
demektir.
Dil konuşmayı sağlar, tarih hafıza verir; ama töre, bunların nasıl yaşanacağını belirler.
Bugün töreyi yeniden yorumlamak zorundayız: özü sabit, yorumu çağla gelişen bir medeniyet ilkesi olarak.
Çağdaş Dünya ve Türk Dünyası Fırsatı
O.H.:
Bugünün dünyasında nasıl bir yol izlenmeli?
E.G.:
Dünya değişiyor. Tek merkezli sistem çözülüyor.
Bu Türk dünyası için büyük fırsattır. Ama fırsat tek başına yeterli değildir.
Gerekenler:
Zihinsel birlik
Eğitim iş birlikleri
Medya ve dijital anlatı gücü
Gençliğe yatırım
Ekonomi–kültür entegrasyonu
Ayrıca artık sadece tepki veren değil, teklif sunan bir medeniyet olmalıyız.
Turan Fikri ve Gerçeklik
O.H.:
Türk yurtlarında Turan fikri gerçekten var mı?
E.G.:
Kesinlikle var.
Ama her yerde aynı kelimelerle ifade edilmeyebilir.
Bu bilinç:
bir türküde
bir destanda
bir isimde
bir mezar taşında
yaşar.
Ortaklık her zaman sloganla görünmez; bazen derin bir kültürel sezgi olarak var olur.
Birlik Nasıl Güçlendirilir?
O.H.:
Bu bilinci daha görünür kılmak için ne yapılmalı?
E.G.:
Hamaseti bilgiyle, duyguyu emekle desteklemeliyiz.
Ortak medya projeleri
film ve belgeseller
çeviri çalışmaları
gençlik buluşmaları
öğrenci değişimleri
arttırılmalı.
En önemlisi:
İnsan ilişkileri kurulmalı
Birbirini tanıyan gençler arasında önyargı barınamaz.
Türk Dünyası Bir Ailedir
Türk dünyasının birliği bir blok oluşturmak için değil;
gönüllerin birleşmesi içindir.
Bizim işimiz slogan büyütmek değil, ufuk büyütmektir.
Ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in dediği gibi:
“Türk Devletleri Teşkilatı bizim için temel uluslararası organizasyondur. Çünkü o bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur. Türk dünyası bizim ailemizdir.”
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
TÜMER.ORG

Ekber Goşalı
Nahçıvan’a drone saldırısı ve Tahran’ın sorumluluğu: Kafkasya’da riskli oyun
Karmaşık Güney Kafkasya’da güvenlik meselesi yalnızca askeri güç veya sınırların korunması meselesi değildir. Konu bundan çok daha derin bir anlam taşır. Devletlerin siyasi davranış kültürü, uluslararası hukuka yaklaşımı ve komşuluk ilkelerine bağlılığı da bu güvenlik denkleminde belirleyici rol oynar.
Aklını yitirmiş Fars-molla rejiminin bir insansız hava aracının Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil altyapıya saldırı düzenlemesi ise bu hassas bölgede tehlikeli bir emsal oluşturan olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yalnızca teknik ya da yerel bir olay olsaydı belki de üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak açıkça görülüyor ki bu, bölgenin güvenlik mimarisine yönelmiş ciddi bir siyasi ve askeri olaydır.
Dışişleri ve Savunma bakanlıklarımızın yaptığı yerinde açıklamalarda vurgulandığı gibi, Nahçıvan’da sivil altyapıya yönelik drone saldırısı uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı bir adımdır.
Uluslararası hukuk açısından mesele oldukça nettir. Devletlerin topraklarından gerçekleştirilen silahlı faaliyetler, o devletin sorumluluğunu doğuran unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle İran topraklarından havalanan drone’un Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil bir hedefe saldırı düzenlemesi konusunda sorumluluğun İran’ın askeri-siyasi yapılarının üzerinde olduğu yönündeki Azerbaycan’ın tutumu tamamen hukuki mantığa dayanmaktadır.
Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nin toplanması ciddi bir devlet refleksi olarak değerlendirilmelidir. Herkes bu tepkiden ders çıkarmalı ve kendi tutumunu gözden geçirmelidir.
Yaşanan olay Azerbaycan devletinin tepkisinde de açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in başkanlığında Güvenlik Konseyi toplantısının yapılması, olayın devlet güvenliği düzeyinde ele alındığını ortaya koydu.
Cumhurbaşkanının konuşmasında bölge siyasetine ilişkin önemli mesajlar verildi. İlham Aliyev haklı olarak vurguladı ki bağımsız Azerbaycan devleti yalnızca kendi vatandaşlarının değil, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının da umudu ve dayanağıdır. Bu düşünce aslında daha geniş bir siyasi anlam taşımaktadır: Azerbaycan artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda milli sorumluluk taşıyan güçlü bir devlet olarak hareket etmektedir.
İran ise diplomatik söylem ile gerçek siyaset arasındaki çelişkilerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Resmi açıklamalarda komşuluk ve dostluk söylemi dile getirilirken, pratik adımlar bazen tamamen farklı bir yönde atılmaktadır. Tahran’ın son yıllardaki siyasetinde dikkat çeken en önemli paradokslardan biri de budur.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Bu tür davranışlar daha çok siyasi ve psikolojik baskı aracı olarak görülmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise duygusal ve riskli adımlar rasyonel devlet davranışı olarak kabul edilmez.
Azerbaycan Cumhuriyeti sorumluluk sahibi bir devlet modelidir – sözümüz imzamız kadar geçerlidir.
Azerbaycan’ın dış politika doktrini ise tamamen farklı ilkelere dayanmaktadır. Resmi Bakü komşuluk ilişkilerinde karşılıklı saygı, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır.
İran’ın dini liderinin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in derhal başsağlığı dilemesi ve büyükelçiliği ziyaret etmesi siyasi etik ve diplomatik kültüre verilen önemin açık bir göstergesidir.
Tahran ile Bakü arasındaki ilişkileri hassaslaştıran bir diğer önemli mesele ise İran’da, yani kendi ata topraklarında yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının hukuki ve kültürel durumu ile ilgili tartışmalardır.
Ana dilde eğitim imkanlarının sınırlı olması, kültürel hakların tam anlamıyla sağlanmaması ve çeşitli hukuki sorunlar uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İşte böyle bir arka plan üzerinde Nahçıvan yönünde yaşanan askeri olay doğal olarak kamuoyu ve siyasi tepkilerin daha güçlü olmasına neden olmaktadır.
Rasyonel siyaset alternatifsizdir – Tahran bunu unutmamalıdır.
Azerbaycan’a yönelik baskı politikası başarı getirmeyecektir. Aksine bu tür adımlar bölgede güven ortamını daha da zayıflatacak ve yeni jeopolitik riskler yaratacaktır. Güney Kafkasya’nın ve diğer bölgelerin istikrarı ancak sorumlu, rasyonel ve pragmatik devlet davranışı ile korunabilir.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bir kez daha göstermiştir ki diplomatik açıklamalar ile gerçek siyasi davranış arasında fark oluştuğunda bölgenin güvenlik ortamı ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu nedenle Tahran’ın olay hakkında tam bir açıklama yapması ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için somut adımlar atması bölgesel güvenlik açısından hayati önem taşımaktadır.
Eğer bizim sözümüz imzamız kadar geçerliyse, bazıları da kendi imzalarının ve mühürlerinin gerçekten ne kadar geçerli olduğunu düşünmelidir.
Devletimiz zeval görmesin!
Ekber GOŞALI
-
GÜNDEM11 saat agoRecep Tayyip Erdoğan: Türkiye ve KKTC’yi dışlayan yaklaşımları kabul etmiyoruz
-
GÜNDEM11 saat agoMeclis Başkanı Ziya Öztürkler: Anayasa Mahkemesi kararları yoruma açık değil
-
GÜNDEM11 saat agoSıla Usar İncirli, TURKPA Genel Sekreteri Ramil Hasan ile görüştü: Çok taraflı diplomasi vurgusu
