Ekber Goşalı
MİLLETİN HAYSİYET GÜNÜ – 20 OCAK
20 Ocak; takvimin içinde değil, adeta takvimin üstünde duran bir tarihtir. Her gün tarih olmaz, her tarih bir güne sığıp yaşayamaz.
20 Ocak; zamanın içinde donmuş bir feryat, milletin bağrına çekilmiş kanlı bir çizgidir. Bu çizgi çekildiği günden beri bizi hem geçmişe bağlar hem de geleceğe taşır. Yıllar geçer; ancak 1990 yılının o gecesi — Bakü’nün üzerine çöken karanlık, “otomatik” düzene alınmış ölüm makinelerinin silah sesleri, tank paletlerinin geceyi yarıp geçişi — hafızalardan silinmez. Ve silinmemelidir!
Biz artık 20 Ocak’ı bir facianın ötesinde, milli uyanışın haysiyet merhalesi olarak tanıyoruz. Kendini, sözünü ve gördüğünü tanıyan bir millet, tarihini de tanır. Bugün bu bakış daha da nettir: Zafer’den sonra 20 Ocak, bağımsızlığın yeniden kazanılmasına giden yolun en ağır, en kanlı basamağı olarak görülmektedir.
1990 yılı 19 Ocak’ı 20 Ocak’a bağlayan gece, Sovyet emperyalizminin Bakü’ye sevk ettiği ordu; kadın, çocuk, yaşlı demeden sivillere ateş açtı. Amaç sokakları kontrol altına almaktan çok daha fazlasıydı: milletin iradesini kırmak, özgürlük arzusunu boğmak. Ancak tarih bir kez daha gösterdi ki, kurşun milli iradeyi öldüremez.
Bu geceden sonra imparatorluk, Azerbaycan’daki manevi ve siyasi dayanaklarını kaybetti. Milletin korkusu yok oldu; korkunun yerini öfke, öfkenin yerini ise milli şuur aldı. Yani 20 Ocak, korkunun öldüğü gündür.
Ara not:
20 Ocak’ın doğurduğu sonuçlar yalnızca Azerbaycan’la sınırlı kalmadı. SSCB’den ayrılan cumhuriyetlerin bağımsızlık tarihinde 20 Ocak şehitlerinin kan hakkı vardır. Kazakistan’daki Jeltoksan olaylarında şehit olan Kazak kardeşlerimizin, Tiflis’teki “kanlı pazar”da hayatını kaybeden Gürcü komşularımızın kaderi, aynı manevi-siyasi zincirin halkalarıdır. Bununla birlikte, olayın kapsamı, nedenleri ve sonuçları bakımından 20 Ocak, SSCB’nin doğrudan ölüm çanı oldu.
1990 yılında bu şanlı tarih Bakü’de yazıldı; ondan 30 yıl sonra ise 44 günlük savaşla Türk dünyası birliğinin kaçınılmazlığı teyit edildi. 2020’de Şuşa’ya, 2023’te Hankendi’ye ve Hocalı’ya dikilen bayrağımız Turan illerine selam gönderdi.
Muhacir istiklalci şairimiz Almas Yıldırım’ın Anadolu’dan bu yana yankılanan dizeleri ne kadar da etkileyiciydi:
“Selam versem rüzgâr alıp götürse,
Ağrı Dağı’ndan Alagöz’e ötürse,
Kür sesimi gök Hazar’a yetirse,
Hazar coşup zincirini kırsa, hey!..
Azerbaycan, benim eşsiz yurdum, hey!
Ölümsüz sevgim, içimdeki derdim, hey!”
Bu selamlar Hazar’ı aşarak Türkistan’a ulaştığı gibi, Şuşa’dan, Hankendi’den, Hocalı’dan kanatlanan mukaddes bayraklı selamlarımız da Turan’a erişti.
(Ara notun sonu)
20 Ocak’tan hemen sonra Moskova’da açık bir duruş sergileyen Ümummilli Lider Haydar Aliyev, halkın sesi oldu; tesellisi ve umudu oldu. 21 Ocak’ta yaptığı açıklama yalnızca siyasi bir itiraz değildi; bu, milli vicdanın kürsüsüydü. İşte bu duruş, daha sonra 20 Ocak’a devlet düzeyinde siyasi ve hukuki değerlendirme yapılmasının ideolojik temelini oluşturdu.
1994 yılında Milli Meclis kararıyla 20 Ocak olayları, Azerbaycan halkına karşı işlenmiş askeri saldırı ve suç olarak tanındı. Bu karar, faciayı tarihten silmek isteyenlere verilen siyasi ve manevi bir cevaptı. En büyük cevap ise yetmiş yıl sonra yeniden tesis edilen devlet bağımsızlığımızın korunması, güçlendirilmesi ve toprak bütünlüğümüz ile egemenliğimizin tam olarak sağlanması oldu.
20 Ocak’ın şehitlik ve şanlı direniş mektebi; 2020’de Şuşa’da, 2023’te Hankendi’de dalgalanan bayrakta ve tam egemenliğin tesisinde en yüce anlamına ulaştı. Muzaffer Başkomutan İlham Aliyev, baba vasiyetini yerine getirmenin duygulu sözlerini ve Şuşa’nın kurtuluş müjdesini Şehitler Hiyabanı’ndan halka hitaben dile getirdi. Bu, zamanın kendi adaletini yerine getirmesinin somut bir tezahürüydü.
Şehitler Hiyabanı’nda yanan Ebedî Meşale, gelecek nesillere verilmiş bir yemin ve vasiyettir. Devletin bu hafızaya gösterdiği ilgi, şehit aileleri ve 20 Ocak gazilerine yönelik sosyal politikalar; tarihi hafızanın canlı tutulmasının pratik ifadesidir.
O soğuk, o kanlı gecede şehadet şerbeti içenler, bugün galip bir devletin manevi sütunlarını inşa ettiler. Özgürlüğün verilmediğini, kazanıldığını; bu kazanımın bedeli ağır olsa bile milli haysiyetin yüceltilmesinin ne denli onurlu bir sorumluluk olduğunu 20 Ocak bize öğretti.
20 Ocak, Ulusal Yas Günü’dür. Ancak bu yasın içinde sarsılmaz bir gurur vardır. O gurur, geleceğin vicdanına seslenir: Biz kırılmadık, boyun eğmedik, özgür olduk!
Şairin dediği gibi:
“Özgürlük sana merhem, bana derman Azerbaycan!”
Özgürlüğe yürüyüşümüz hayırla sonuçlandı.
Geliniz, şehit şair Ülvi Bünyadzade’nin dillere destan AND’ını hatırlayalım:
“Ben, Bünyadzade Ülvi Yusuf oğlu, hayatımda ilk ve son kez vicdanım huzurunda yemin ederim;
bir ilin, bir milletin adını temsil ettiğimi asla unutmayacağım;
Azerbaycan toprağımın onur ve haysiyetle yoğrulmuş adını mukaddes bilecek, bu ada leke sürmek isteyen her unsura karşı duracağım;
Azerbaycanlı varlığıma, vicdanıma, ülküme, asaletime, damarlarımda akan Azerbaycanlı kanına layık bir evlat olacağım; korkaklığı, alçaklığı, dalkavukluğu kendime yaklaştırmayacak, ne pahasına olursa olsun Azerbaycanlı ‘ben’imi ispat edeceğim. Eğer sözümden dönersem, anamın sütü, elimin ekmeği bana haram olsun; vatan yüzü görmeyeyim.”
(10.09.1989)
Bu da şehit Milli Kahramanımız Mübariz İbrahimov’un son mektubudur:
“Canım babam ve annem,
Benim için üzülmeyin. İnşallah cennette görüşeceğiz. Benim için bol bol dua edin. Vatanın zor gününde artık yüreğim dayanmıyor. Allah rızası için bunu yapmalıyım. En azından içim ferahlar. Şehit olana kadar bu şerefsizlerin üzerine gideceğim. Şehit olursam ağlamayın; aksine sevinin ki o mertebeye ulaştım. İbadetlerinizi eksiksiz yerine getirin. Çokça sadaka verin. Seyyid torunu olarak bunu yapmalıyım. Allah büyüktür. Vatan sağ olsun.
Oğlunuz Mübariz.
Hakkınızı helal edin.”
(2010)
1990… 2010… 2020…
Yemin… Mektup… Zafer!..
Muzaffer Başkomutan, bütün yeminleri ve mektupları bir Zafer mirasına dönüştürdü; bütün ahları ve matem günlerini tarihi zaferlerle taçlandırdı:
“Bizim Zaferimiz, elbette ki halkımız ve devletimiz için en büyük nimettir.”
Şehitler ölmedi, Vatan bölünmedi!
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI

Ekber Goşalı
Çalkantılar, gerilimler döneminde Azerbaycan tecrübesi ve yeni jeopolitik dersler
Çağdaş dünya paradoksal bir evreye girmiş durumda – mantık kurallarına uymayan, tuhaf, inanılmaz, beklenmedik ve birbirini inkâr eden düşünceler, durumlar ve olaylar hem zihinlere hem de gerçekliğe hâkim kesilmiş. Çalkantıların ve gerilimlerin sayısı artarken, bunları çözme mekanizmaları giderek zayıflıyor.
Bu tablo özellikle Rusya–Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da paralel biçimde süren gerilimlerde açıkça görülmektedir. Savaşlar uzadıkça ilk hedefler arka plana düşmekte, bunun sonucunda siyasi boşluk ve ekonomik çöküş derinleşmektedir.
Böylesine karmaşık bir jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın ortaya koyduğu model, farklı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.
Burada söz konusu olan stratejik netliktir – yani hedefin somutluğu.
Bizim en büyük üstünlüğümüz, hedefimizin açıklığı (ve elbette haklılığı!) idi. Savaşlar soyut fikirler uğruna yapılmaz (ya da yapılmamalıdır); bizim karşı taarruzla başlayan savaşımızın da açık bir amacı vardı – işgale son vermek ve bununla birlikte toprak bütünlüğünü ve o topraklarda egemenliği yeniden tesis etmek!
İşte bu durum, kararların hızını ve sürekliliğini sağlayan temel faktöre dönüştü.
Evet, zaman faktörü son derece önemlidir; uzayıp gitmemeli, savaşsa bile ölçülü, planlı ve elbette onurlu olmalıdır.
Bugün yeryüzündeki birçok çatışma ve savaşın temel sorunlarından biri, belirsiz zaman çerçevesine sahip olmalarıdır. Oysa Azerbaycan modeli, savaşın dahi bir plan çerçevesinde yönetilebileceğini göstermiştir.
44 günlük savaş, askeri gücün yanı sıra operatif planlamanın bir zaferi olmuştur. Burada zaman bir kayıp değil, bir avantaj olarak kullanılmıştır.
Biz siyasi irade ile askeri koordinasyonun neler başarabileceğini açıkça gördük.
Zaferin arkasındaki en önemli unsur, siyasi ve askeri kararların eşzamanlılığı idi. Devlet liderliğinin kararlı duruşu, ordunun hareketine net bir yön verdi.
Gücümüzü adaletle gösterdik, sözümüzü onurla yerine getirdik!
Bir diğer önemli mesele ise diplomatik meşruiyet ve bilgi üstünlüğüdür.
Biz yalnızca sahada değil, uluslararası düzlemde de üstünlük sağladık. Savaşın hukuki temellere dayanması ve doğru bilgi politikası, zaferin kabul görmesini sağladı.
Günümüzde bu durum, kazanılan zaferin teyit edilmesi aşamasının da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Birçok çatışma yarım kalır. Azerbaycan ise süreci sonuna kadar götürmesiyle ayrıştı; biz yeni bir bölgesel gerçekliğin başlangıcını yaptık.
Sonuç olarak Azerbaycan modeli, yeni bir güvenlik yaklaşımının kendisi hâline gelmiştir.
Mevcut küresel gerilimler ışığında Azerbaycan tecrübesi birkaç temel ders sunmaktadır:
1. hedefin açıklığı çatışmayı kısaltır;
2. siyasi irade sonucu belirler;
3. başarılı diplomasi zaferi meşrulaştırır;
4. süreç mutlaka sonuna kadar götürülmelidir.
İşte bu model gösteriyor ki, XXI. yüzyılda başarı yalnızca güçle elde edilmez; bunun için stratejik düşünce ile yönetimin sentezi vazgeçilmezdir.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı ile Ekber Goşalı Röportajı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı:
Ekber başkanım, yıllarca Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığını, daha sonra ise mütevelli heyeti başkanlığını yaptınız. Bu süre zarfında Türk dünyasının katettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler yapıldı, neler yapılıyor ve daha neler yapılabilir?
Ekber Goşalı:
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Türk dünyası son yirmi-otuz yılda tarihî bakımdan son derece önemli bir mesafe katetti.
Kimi zamanlar birbirini sadece isim olarak bilen, çoğu zaman gönülce yakın ama fiilen uzak düşmüş Türk toplulukları bugün artık daha fazla görüşüyor, konuşuyor, yazışıyor; ortak toplantılar yapıyor, ortak yayınlar çıkarıyor. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak hafıza ve ortak gelecek üzerine düşünülüyor. Hele ki artık ortak Türk kurumlarımız mevcut.
Eskiden bu birlik fikri daha çok şairlerin, aydınların ve idealistlerin alanıydı. Bugün ise devletlerin gündeminde, üniversitelerin programlarında, sivil toplumun hedeflerinde ve gençliğin ufkunda yer alıyor. Bu son derece kıymetlidir.
Yapılanlar ve Yapılmakta Olanlar
Öncelikle zihinsel eşikler aşıldı. Kardeş halklar birbirini yeniden keşfetmeye başladı.
Kültür kurultayları, edebiyat buluşmaları, öğrenci değişimleri, ortak yayın projeleri, çeviri faaliyetleri, sanat festivalleri ve akademik iş birlikleri bu sürecin temelini oluşturdu. Ulaşım, iletişim ve dijital mecraların gelişmesi de bu yakınlaşmayı hızlandırdı.
Bugün artık sadece “kardeşiz” demekle yetinilmiyor; bu kardeşliğin altyapısı kuruluyor. Ortak alfabe çalışmaları, kültürel mirasın korunması, ortak medya dili oluşturma çabaları, gençlik platformları ve eğitim iş birlikleri bu yeni dönemin somut göstergeleridir.
Gelecek İçin Stratejik Adımlar
Bence asıl mesele şimdi başlıyor.
Duygusal söylemi kurumsal güce dönüştürmek zorundayız. Bunun için:
Ortak edebiyat antolojileri
Ortak tarih materyalleri
Dijital kütüphaneler
Gençlik kampları
Çeviri enstitüleri
Film ve belgesel fonları
mutlaka güçlendirilmelidir.
Birlik; okulda, kitapta, türküde, tiyatroda ve günlük hayatta kurulursa kalıcı olur.
Azerbaycan’ın Rolü: Medenî Tercüman
O.H.:
Bu süreçte Azerbaycan’ın konumunu nerede görüyorsunuz?
E.G.:
Azerbaycan, Türk dünyasının damarlarından biridir.
Sadece coğrafî olarak değil; tarih hafızası, dili, edebiyatı, devlet aklı ve direniş ruhuyla Türk dünyasının doğal merkezlerinden biridir.
Azerbaycan, Türkiye ile Türkistan arasında güçlü bir kültürel köprü rolü oynuyor. Hem Anadolu’ya yakın bir dil ve gönül dünyasına sahip, hem de Orta Asya ile tarihî bağlarını koruyor.
Bakü, rahatlıkla Türk dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak düşünülebilir.
Özellikle Karabağ Zaferi’nden sonra Azerbaycan’ın moral ve siyasi ağırlığı daha da artmıştır. Artık sadece bir devlet değil; aynı zamanda bir medenî merkez ve ilham kaynağıdır.
Türk Töresi: Kimliğin Omurgası
O.H.:
Türk töresi bu süreçte nerede duruyor?
E.G.:
Türk töresi bu işin merkezidir.
Töre yalnızca folklor değildir; milletin ahlakî omurgasıdır.
Töre demek:
adalet
ölçü
saygı
sözünde durmak
yiğitlik
devlet ciddiyeti
demektir.
Dil konuşmayı sağlar, tarih hafıza verir; ama töre, bunların nasıl yaşanacağını belirler.
Bugün töreyi yeniden yorumlamak zorundayız: özü sabit, yorumu çağla gelişen bir medeniyet ilkesi olarak.
Çağdaş Dünya ve Türk Dünyası Fırsatı
O.H.:
Bugünün dünyasında nasıl bir yol izlenmeli?
E.G.:
Dünya değişiyor. Tek merkezli sistem çözülüyor.
Bu Türk dünyası için büyük fırsattır. Ama fırsat tek başına yeterli değildir.
Gerekenler:
Zihinsel birlik
Eğitim iş birlikleri
Medya ve dijital anlatı gücü
Gençliğe yatırım
Ekonomi–kültür entegrasyonu
Ayrıca artık sadece tepki veren değil, teklif sunan bir medeniyet olmalıyız.
Turan Fikri ve Gerçeklik
O.H.:
Türk yurtlarında Turan fikri gerçekten var mı?
E.G.:
Kesinlikle var.
Ama her yerde aynı kelimelerle ifade edilmeyebilir.
Bu bilinç:
bir türküde
bir destanda
bir isimde
bir mezar taşında
yaşar.
Ortaklık her zaman sloganla görünmez; bazen derin bir kültürel sezgi olarak var olur.
Birlik Nasıl Güçlendirilir?
O.H.:
Bu bilinci daha görünür kılmak için ne yapılmalı?
E.G.:
Hamaseti bilgiyle, duyguyu emekle desteklemeliyiz.
Ortak medya projeleri
film ve belgeseller
çeviri çalışmaları
gençlik buluşmaları
öğrenci değişimleri
arttırılmalı.
En önemlisi:
İnsan ilişkileri kurulmalı
Birbirini tanıyan gençler arasında önyargı barınamaz.
Türk Dünyası Bir Ailedir
Türk dünyasının birliği bir blok oluşturmak için değil;
gönüllerin birleşmesi içindir.
Bizim işimiz slogan büyütmek değil, ufuk büyütmektir.
Ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in dediği gibi:
“Türk Devletleri Teşkilatı bizim için temel uluslararası organizasyondur. Çünkü o bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur. Türk dünyası bizim ailemizdir.”
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
TÜMER.ORG

Ekber Goşalı
Nahçıvan’a drone saldırısı ve Tahran’ın sorumluluğu: Kafkasya’da riskli oyun
Karmaşık Güney Kafkasya’da güvenlik meselesi yalnızca askeri güç veya sınırların korunması meselesi değildir. Konu bundan çok daha derin bir anlam taşır. Devletlerin siyasi davranış kültürü, uluslararası hukuka yaklaşımı ve komşuluk ilkelerine bağlılığı da bu güvenlik denkleminde belirleyici rol oynar.
Aklını yitirmiş Fars-molla rejiminin bir insansız hava aracının Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil altyapıya saldırı düzenlemesi ise bu hassas bölgede tehlikeli bir emsal oluşturan olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yalnızca teknik ya da yerel bir olay olsaydı belki de üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak açıkça görülüyor ki bu, bölgenin güvenlik mimarisine yönelmiş ciddi bir siyasi ve askeri olaydır.
Dışişleri ve Savunma bakanlıklarımızın yaptığı yerinde açıklamalarda vurgulandığı gibi, Nahçıvan’da sivil altyapıya yönelik drone saldırısı uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı bir adımdır.
Uluslararası hukuk açısından mesele oldukça nettir. Devletlerin topraklarından gerçekleştirilen silahlı faaliyetler, o devletin sorumluluğunu doğuran unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle İran topraklarından havalanan drone’un Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil bir hedefe saldırı düzenlemesi konusunda sorumluluğun İran’ın askeri-siyasi yapılarının üzerinde olduğu yönündeki Azerbaycan’ın tutumu tamamen hukuki mantığa dayanmaktadır.
Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nin toplanması ciddi bir devlet refleksi olarak değerlendirilmelidir. Herkes bu tepkiden ders çıkarmalı ve kendi tutumunu gözden geçirmelidir.
Yaşanan olay Azerbaycan devletinin tepkisinde de açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in başkanlığında Güvenlik Konseyi toplantısının yapılması, olayın devlet güvenliği düzeyinde ele alındığını ortaya koydu.
Cumhurbaşkanının konuşmasında bölge siyasetine ilişkin önemli mesajlar verildi. İlham Aliyev haklı olarak vurguladı ki bağımsız Azerbaycan devleti yalnızca kendi vatandaşlarının değil, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının da umudu ve dayanağıdır. Bu düşünce aslında daha geniş bir siyasi anlam taşımaktadır: Azerbaycan artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda milli sorumluluk taşıyan güçlü bir devlet olarak hareket etmektedir.
İran ise diplomatik söylem ile gerçek siyaset arasındaki çelişkilerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Resmi açıklamalarda komşuluk ve dostluk söylemi dile getirilirken, pratik adımlar bazen tamamen farklı bir yönde atılmaktadır. Tahran’ın son yıllardaki siyasetinde dikkat çeken en önemli paradokslardan biri de budur.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Bu tür davranışlar daha çok siyasi ve psikolojik baskı aracı olarak görülmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise duygusal ve riskli adımlar rasyonel devlet davranışı olarak kabul edilmez.
Azerbaycan Cumhuriyeti sorumluluk sahibi bir devlet modelidir – sözümüz imzamız kadar geçerlidir.
Azerbaycan’ın dış politika doktrini ise tamamen farklı ilkelere dayanmaktadır. Resmi Bakü komşuluk ilişkilerinde karşılıklı saygı, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır.
İran’ın dini liderinin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in derhal başsağlığı dilemesi ve büyükelçiliği ziyaret etmesi siyasi etik ve diplomatik kültüre verilen önemin açık bir göstergesidir.
Tahran ile Bakü arasındaki ilişkileri hassaslaştıran bir diğer önemli mesele ise İran’da, yani kendi ata topraklarında yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının hukuki ve kültürel durumu ile ilgili tartışmalardır.
Ana dilde eğitim imkanlarının sınırlı olması, kültürel hakların tam anlamıyla sağlanmaması ve çeşitli hukuki sorunlar uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İşte böyle bir arka plan üzerinde Nahçıvan yönünde yaşanan askeri olay doğal olarak kamuoyu ve siyasi tepkilerin daha güçlü olmasına neden olmaktadır.
Rasyonel siyaset alternatifsizdir – Tahran bunu unutmamalıdır.
Azerbaycan’a yönelik baskı politikası başarı getirmeyecektir. Aksine bu tür adımlar bölgede güven ortamını daha da zayıflatacak ve yeni jeopolitik riskler yaratacaktır. Güney Kafkasya’nın ve diğer bölgelerin istikrarı ancak sorumlu, rasyonel ve pragmatik devlet davranışı ile korunabilir.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bir kez daha göstermiştir ki diplomatik açıklamalar ile gerçek siyasi davranış arasında fark oluştuğunda bölgenin güvenlik ortamı ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu nedenle Tahran’ın olay hakkında tam bir açıklama yapması ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için somut adımlar atması bölgesel güvenlik açısından hayati önem taşımaktadır.
Eğer bizim sözümüz imzamız kadar geçerliyse, bazıları da kendi imzalarının ve mühürlerinin gerçekten ne kadar geçerli olduğunu düşünmelidir.
Devletimiz zeval görmesin!
Ekber GOŞALI
-
GÜNDEM13 saat agoRecep Tayyip Erdoğan: Türkiye ve KKTC’yi dışlayan yaklaşımları kabul etmiyoruz
-
GÜNDEM13 saat agoMeclis Başkanı Ziya Öztürkler: Anayasa Mahkemesi kararları yoruma açık değil
-
GÜNDEM13 saat agoSıla Usar İncirli, TURKPA Genel Sekreteri Ramil Hasan ile görüştü: Çok taraflı diplomasi vurgusu
-
GÜNDEM43 dakika agoTufan Erhürman AA’nın sorularını yanıtladı: Türkiye ile istişare sürecek
-
GÜNDEM40 dakika agoArıklı’dan isim vermeden Erhürman’a övgü: Sussam gönül razı değil; harika bir konuşmaydı
