Ekber Goşalı
Ekber Goşalı, Fazil Mustafa’nın “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe” adlı kitabını kültürel bir manifesto olarak yorumladı: “Tarih yeniden yazılmalı, ideolojik ezberler sorgulanmalı!”
İdeolojik Okumadan Kültürel Sorgulamaya Doğru:
Tarih, Düşünce ve Türk’ün Entelektüel Geçişi**
(Fazil Mustafa’nın “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe” kitabı üzerine birkaç söz)
Milletvekili, Azerbaycan Milli Meclisi Toplum Birlikleri ve Dini Kurumlar Komitesi Başkanı, hukukçu ve felsefe doktoru Fazil Mustafa’nın yeni kitabı “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe”, yalnızca bir düşünce derlemesi değil; aynı zamanda ulusal-ideolojik durumu, tarih bilincini ve dini düşünce alışkanlıklarını köklü bir şekilde sorgulayan bir eserdir.
Bu tür sorgulamalar kimine cazip gelirken kimini rahatsız edebilir – bu da gayet doğaldır. Bir fikir adamının kitabında bize uymayan noktalara toptan karşı çıkmak gerekmez. Söz konusu kitabın editörü olarak Fazil Bey’le bu denli derin bir entelektüel alışveriş ilk kez gerçekleşmişti. Memnuniyetle ve takdirle belirtmeliyim ki, birçok eleştiri ve önerimi kabul etti; kabul etmediklerine ise savunmacı bir tavırla değil, olgunluk ve anlayışla yaklaştı. Bu nedenle, okuyucuların da kitabın polemik yönlerine dair yapıcı yorumları genel anlamda faydalı olabilir.
Kitap, çağdaş Azerbaycan Türk’ünün neleri kaybettiğini, neleri benimsediğini, neye tutunduğunu ve neleri yanlış sürdürdüğünü cesurca bir düşünsel tartışmaya açıyor. Övgüden çok kültürel teşhis, yüceltmeden çok eleştirel bir yöntemle… Okuyucu da bu eseri alışılmışın dışına çıkan yaklaşımıyla hoşgörüyle karşılarsa, bir şey kaybetmez.
Retorik Sorular Işığında Tarih Felsefesi
Kitabın felsefi yapısı, beş retorik soru etrafında kurgulanmış. “Ey Türk!” hitabıyla başlayan bu sorular, yazarın düşünsel polemiği başlatmak için açtığı bir alandır. Sorular ne kadar retorikse, bir o kadar da radikal tercihler talep ediyor:
“Bilgisiz inanç mı, yoksa bilginin değişken inancı mı?”,
“İdeolojik memnuniyet mi, yoksa faydalı niyet mi?”…
Fazil Mustafa “Türk” derken sadece etnik bir kimliği değil, kültürel sorumluluk taşıyan ve toplumsal fayda üreten bir özneyi kasteder.
Yazarın temel eleştirisi şu şekilde özetlenebilir:
Türk’ün tarih bilinci çarpıtılmıştır – bu bilinç çoğunlukla mitlere, hurafelere, dini ve ideolojik kalıplara dayanır. Bu durum, ulusal yenilenme sürecini geciktirir, hatta yönsüzleştirir.
Tarihe Bakış: Geçmişe Değil, Geleceğe Odaklanmak
Kitabın ana iddialarından biri, Azerbaycan Türklerinin 19. yüzyıldan itibaren biyolojik geçmişten kültürel tarihe geçmiş bir halk olduğudur. Ancak bu geçişin yaşanması yetmez; bu geçişin idrak edilmesi ve bilinçle işlenmesi gerekir.
Yazara göre, ulusal hafızamız “aşırı tarihsel” ve “mitolojik” karakter taşır. Bu da ilerleme doğuran gerçekçi tarihi, tekrarcı geçmişle yer değiştirir.
Bu anlamda kitap, adeta postkolonyal bir manifesto gibidir. Rusya işgali sonucu oluşan “Avrupalılaşma zemini” bir fırsat olarak sunulur. Bu yaklaşım bazı çelişkiler doğurabilir – işgali ilerlemenin başlangıcı olarak görmek, ulusal düşüncede kontrast yaratır. Ancak yazarın amacı idealize etmek değil, zorunlu modernleşme süreciyle şekillenen milli özbilincin gerçekliğini analiz etmektir.
Dine Yaklaşım: Eleştiri ve Seküler Zihin Çağrısı
Fazil Mustafa’nın eleştiri yönünün merkezinde, İslam’ın yanlış yorumlanması ve ideolojik din modeli yer alır. Yazar, farklı dönemlerde dini öğretilerin düşünceyi değil itaati teşvik ettiğini örneklerle gösterir.
Din, düşünceye değil de yalnızca “koruyucu davranış modeline” dönüştüğünde toplum pasifleşir. Bu bakış açısı, kültürün felsefi haritasında önemli bir yere sahiptir.
Yazarın temel argümanı şudur:
Eğer İslam’ın öncü mirası olan Mu‘tezile geleneği sürdürülebilseydi, bugün dini hayatımızı zihinsel bir sekülerlik zemini üzerinde yaşıyor olurduk. Buradaki mesele dine karşı çıkmak değil, dini zihinsel denetimden çıkararak toplumsal düşünce enerjisini özgürleştirmektir.
Bu fikir, özellikle Doğu toplumlarında dinin siyasallaştığı tarihsel bağlamda çok daha önemlidir.
Simgelerin Eleştirisi: Kültün Dekonstrüksiyonu
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, tarihi sembollerin işlevsel bakışla yeniden değerlendirilmesidir.
Devlet geleneğimizin imparatorluk mirasının sert ve açık biçimde eleştirilmesi, belki de ideolojik dogmaları kırmak, yeni değerlendirmeleri gündeme taşımaktır.
Fazil Mustafa’ya göre, Safevîler Azerbaycan devletçiliğinin temeli değil; İran İslam Cumhuriyeti ideolojisinin mirasçılarıdır. Bu fikre katılmak da mümkündür, karşı çıkmak da…
Ben şahsen böyle düşünmüyorum. Eğer Kaçarlar döneminde Azerbaycan bölünmemiş olsaydı ya da daha öncesinde Nadir Şah suikasta uğramasaydı, milli ve imparatorluk coğrafyamızın kaderi bambaşka olurdu.
Coğrafyamızdan, kültürel iklimimizden ve manevi gücümüzden çok sayıda öncü şahsiyet çıkabilir ve laik bir devlet yapısı oluşabilirdi.
Nitekim Çarlık Rusyası’ndan Sovyetler’e geçerken kurulan kısa ömürlü Halk Cumhuriyeti bunun benzeridir. Aynı dönüşüm Nadir Şah’tan Kaçarlara, oradan da yeni bir Azerbaycan devletine evrilebilirdi.
1925’ten bu yana – ister Şah dönemi İran’ı olsun, ister İslam Cumhuriyeti – bir asır boyunca sayısız soydaşımız öldürülmüş, hapsedilmiş, sürgün edilmiştir. Ama yine de birçok “ilk”, İran’daki Türklerce gerçekleştirilmiştir.
En önemlisi: Milli ruh ölmemiştir.
Araz’ın kuzeyi – Kuzey Azerbaycan da – işgal, ayrımcılık, baskı ve savaşlara rağmen üretmiş, kurmuş, ilklere imza atmıştır. Örneğin, 1941–45 savaşında 3 milyonluk Azerbaycan’dan 600 bin erkek cepheye gönderilmiş, bunların yarısı hayatını kaybetmiştir. Hayal edin: Azerbaycan bölünmemiş olsaydı, insan kaynağımız neler başarırdı…
Ancak Fazil Mustafa’nın amacı, kime mirasçı olmalıyız, hangi değerleri taşımalıyız gibi soruları cesaretle sormaktır.
İyi ki yazar bu bağlamda Dede Korkut mirasına öncelik veriyor, Nadir Şah’ın dini düşünce öncülüğüne dikkat çekiyor.
Zekânın Yönü: Entelektüel Aristokrasi ve Bilimsel Düşünce
Kitapta entelektüel seçkinler ile halk arasındaki mesafe sorgulanıyor. Baltacıoğlu, Ortega y Gasset ve Ziya Gökalp gibi düşünürlerin yaklaşımlarıyla şu sorular soruluyor:
Aydın halktan uzak mı durmalı, yoksa halkın içinde mi derinleşmeli?
Bu aynı zamanda aydınların sorumluluğu, işlevi ve faydasına dair bir çağrıdır.
Yazar, aydınların halk ve tarih karşısındaki entelektüel ve ahlaki borcunu hatırlatıyor.
Azerbaycancılık ve Türkçülük: Coğrafi mi, Kültürel mi?
Kitapta zaman zaman Azerbaycan kimliği ile Türk kimliği arasında gerilimli bir ilişki seziliyor.
Yazar, “Azerbaycanlı” kimliğini biçimsel; “Türk” kimliğini ise kültürel-mental bir öz olarak değerlendiriyor.
Bu sadece etnik değil; aynı zamanda kültürel yönelim meselesidir.
Hangi değerleri taşıyoruz, hangi yöne bakıyoruz?
Yazara göre bu seçimde asıl olan milliyetçilik değil; yenilenme ruhudur.
Bu yaklaşım, klasik etnosentrik bakıştan farklı olarak kültürel dinamizmi öne çıkarıyor.
Eleştirel Bilincin Kültürel Platformu
Fazil Mustafa’nın bu eseri; tarihe, dine, kimliğe, ulusal hafızaya ve çağdaşlığa yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda kültürel-felsefi bir bakış geliştiren bir çalışmadır.
Eserin asıl gücü, geçmişe dönük çözümlemelerden çok geleceğe yönelik düşünsel yol haritaları çizebilmesindedir.
Geçmişe bakarak bugünü sorgulamak ve geleceğe düşünceyle yürümek bu kitabın temel hedefidir.
Eserin en değerli yönü, tabu kabul edilen alanlarda düşünce kapılarını aralaması ve yerleşik ezberleri sorgulamasıdır:
Eleştiriye cesaret,
çağdaşlığa irade,
kimliğe yeniden bakış ihtiyacı…
Bu nedenle, “Azerbaycan: Karanlık Geçmişten Aydınlık Tarihe” yalnızca yazarın bireysel bir çağrısı değil, aynı zamanda çağdaş Türk düşüncesinin aydınlık arayışı olarak okunmalıdır.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Çalkantılar, gerilimler döneminde Azerbaycan tecrübesi ve yeni jeopolitik dersler
Çağdaş dünya paradoksal bir evreye girmiş durumda – mantık kurallarına uymayan, tuhaf, inanılmaz, beklenmedik ve birbirini inkâr eden düşünceler, durumlar ve olaylar hem zihinlere hem de gerçekliğe hâkim kesilmiş. Çalkantıların ve gerilimlerin sayısı artarken, bunları çözme mekanizmaları giderek zayıflıyor.
Bu tablo özellikle Rusya–Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da paralel biçimde süren gerilimlerde açıkça görülmektedir. Savaşlar uzadıkça ilk hedefler arka plana düşmekte, bunun sonucunda siyasi boşluk ve ekonomik çöküş derinleşmektedir.
Böylesine karmaşık bir jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın ortaya koyduğu model, farklı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.
Burada söz konusu olan stratejik netliktir – yani hedefin somutluğu.
Bizim en büyük üstünlüğümüz, hedefimizin açıklığı (ve elbette haklılığı!) idi. Savaşlar soyut fikirler uğruna yapılmaz (ya da yapılmamalıdır); bizim karşı taarruzla başlayan savaşımızın da açık bir amacı vardı – işgale son vermek ve bununla birlikte toprak bütünlüğünü ve o topraklarda egemenliği yeniden tesis etmek!
İşte bu durum, kararların hızını ve sürekliliğini sağlayan temel faktöre dönüştü.
Evet, zaman faktörü son derece önemlidir; uzayıp gitmemeli, savaşsa bile ölçülü, planlı ve elbette onurlu olmalıdır.
Bugün yeryüzündeki birçok çatışma ve savaşın temel sorunlarından biri, belirsiz zaman çerçevesine sahip olmalarıdır. Oysa Azerbaycan modeli, savaşın dahi bir plan çerçevesinde yönetilebileceğini göstermiştir.
44 günlük savaş, askeri gücün yanı sıra operatif planlamanın bir zaferi olmuştur. Burada zaman bir kayıp değil, bir avantaj olarak kullanılmıştır.
Biz siyasi irade ile askeri koordinasyonun neler başarabileceğini açıkça gördük.
Zaferin arkasındaki en önemli unsur, siyasi ve askeri kararların eşzamanlılığı idi. Devlet liderliğinin kararlı duruşu, ordunun hareketine net bir yön verdi.
Gücümüzü adaletle gösterdik, sözümüzü onurla yerine getirdik!
Bir diğer önemli mesele ise diplomatik meşruiyet ve bilgi üstünlüğüdür.
Biz yalnızca sahada değil, uluslararası düzlemde de üstünlük sağladık. Savaşın hukuki temellere dayanması ve doğru bilgi politikası, zaferin kabul görmesini sağladı.
Günümüzde bu durum, kazanılan zaferin teyit edilmesi aşamasının da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Birçok çatışma yarım kalır. Azerbaycan ise süreci sonuna kadar götürmesiyle ayrıştı; biz yeni bir bölgesel gerçekliğin başlangıcını yaptık.
Sonuç olarak Azerbaycan modeli, yeni bir güvenlik yaklaşımının kendisi hâline gelmiştir.
Mevcut küresel gerilimler ışığında Azerbaycan tecrübesi birkaç temel ders sunmaktadır:
1. hedefin açıklığı çatışmayı kısaltır;
2. siyasi irade sonucu belirler;
3. başarılı diplomasi zaferi meşrulaştırır;
4. süreç mutlaka sonuna kadar götürülmelidir.
İşte bu model gösteriyor ki, XXI. yüzyılda başarı yalnızca güçle elde edilmez; bunun için stratejik düşünce ile yönetimin sentezi vazgeçilmezdir.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı ile Ekber Goşalı Röportajı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı:
Ekber başkanım, yıllarca Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığını, daha sonra ise mütevelli heyeti başkanlığını yaptınız. Bu süre zarfında Türk dünyasının katettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler yapıldı, neler yapılıyor ve daha neler yapılabilir?
Ekber Goşalı:
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Türk dünyası son yirmi-otuz yılda tarihî bakımdan son derece önemli bir mesafe katetti.
Kimi zamanlar birbirini sadece isim olarak bilen, çoğu zaman gönülce yakın ama fiilen uzak düşmüş Türk toplulukları bugün artık daha fazla görüşüyor, konuşuyor, yazışıyor; ortak toplantılar yapıyor, ortak yayınlar çıkarıyor. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak hafıza ve ortak gelecek üzerine düşünülüyor. Hele ki artık ortak Türk kurumlarımız mevcut.
Eskiden bu birlik fikri daha çok şairlerin, aydınların ve idealistlerin alanıydı. Bugün ise devletlerin gündeminde, üniversitelerin programlarında, sivil toplumun hedeflerinde ve gençliğin ufkunda yer alıyor. Bu son derece kıymetlidir.
Yapılanlar ve Yapılmakta Olanlar
Öncelikle zihinsel eşikler aşıldı. Kardeş halklar birbirini yeniden keşfetmeye başladı.
Kültür kurultayları, edebiyat buluşmaları, öğrenci değişimleri, ortak yayın projeleri, çeviri faaliyetleri, sanat festivalleri ve akademik iş birlikleri bu sürecin temelini oluşturdu. Ulaşım, iletişim ve dijital mecraların gelişmesi de bu yakınlaşmayı hızlandırdı.
Bugün artık sadece “kardeşiz” demekle yetinilmiyor; bu kardeşliğin altyapısı kuruluyor. Ortak alfabe çalışmaları, kültürel mirasın korunması, ortak medya dili oluşturma çabaları, gençlik platformları ve eğitim iş birlikleri bu yeni dönemin somut göstergeleridir.
Gelecek İçin Stratejik Adımlar
Bence asıl mesele şimdi başlıyor.
Duygusal söylemi kurumsal güce dönüştürmek zorundayız. Bunun için:
Ortak edebiyat antolojileri
Ortak tarih materyalleri
Dijital kütüphaneler
Gençlik kampları
Çeviri enstitüleri
Film ve belgesel fonları
mutlaka güçlendirilmelidir.
Birlik; okulda, kitapta, türküde, tiyatroda ve günlük hayatta kurulursa kalıcı olur.
Azerbaycan’ın Rolü: Medenî Tercüman
O.H.:
Bu süreçte Azerbaycan’ın konumunu nerede görüyorsunuz?
E.G.:
Azerbaycan, Türk dünyasının damarlarından biridir.
Sadece coğrafî olarak değil; tarih hafızası, dili, edebiyatı, devlet aklı ve direniş ruhuyla Türk dünyasının doğal merkezlerinden biridir.
Azerbaycan, Türkiye ile Türkistan arasında güçlü bir kültürel köprü rolü oynuyor. Hem Anadolu’ya yakın bir dil ve gönül dünyasına sahip, hem de Orta Asya ile tarihî bağlarını koruyor.
Bakü, rahatlıkla Türk dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak düşünülebilir.
Özellikle Karabağ Zaferi’nden sonra Azerbaycan’ın moral ve siyasi ağırlığı daha da artmıştır. Artık sadece bir devlet değil; aynı zamanda bir medenî merkez ve ilham kaynağıdır.
Türk Töresi: Kimliğin Omurgası
O.H.:
Türk töresi bu süreçte nerede duruyor?
E.G.:
Türk töresi bu işin merkezidir.
Töre yalnızca folklor değildir; milletin ahlakî omurgasıdır.
Töre demek:
adalet
ölçü
saygı
sözünde durmak
yiğitlik
devlet ciddiyeti
demektir.
Dil konuşmayı sağlar, tarih hafıza verir; ama töre, bunların nasıl yaşanacağını belirler.
Bugün töreyi yeniden yorumlamak zorundayız: özü sabit, yorumu çağla gelişen bir medeniyet ilkesi olarak.
Çağdaş Dünya ve Türk Dünyası Fırsatı
O.H.:
Bugünün dünyasında nasıl bir yol izlenmeli?
E.G.:
Dünya değişiyor. Tek merkezli sistem çözülüyor.
Bu Türk dünyası için büyük fırsattır. Ama fırsat tek başına yeterli değildir.
Gerekenler:
Zihinsel birlik
Eğitim iş birlikleri
Medya ve dijital anlatı gücü
Gençliğe yatırım
Ekonomi–kültür entegrasyonu
Ayrıca artık sadece tepki veren değil, teklif sunan bir medeniyet olmalıyız.
Turan Fikri ve Gerçeklik
O.H.:
Türk yurtlarında Turan fikri gerçekten var mı?
E.G.:
Kesinlikle var.
Ama her yerde aynı kelimelerle ifade edilmeyebilir.
Bu bilinç:
bir türküde
bir destanda
bir isimde
bir mezar taşında
yaşar.
Ortaklık her zaman sloganla görünmez; bazen derin bir kültürel sezgi olarak var olur.
Birlik Nasıl Güçlendirilir?
O.H.:
Bu bilinci daha görünür kılmak için ne yapılmalı?
E.G.:
Hamaseti bilgiyle, duyguyu emekle desteklemeliyiz.
Ortak medya projeleri
film ve belgeseller
çeviri çalışmaları
gençlik buluşmaları
öğrenci değişimleri
arttırılmalı.
En önemlisi:
İnsan ilişkileri kurulmalı
Birbirini tanıyan gençler arasında önyargı barınamaz.
Türk Dünyası Bir Ailedir
Türk dünyasının birliği bir blok oluşturmak için değil;
gönüllerin birleşmesi içindir.
Bizim işimiz slogan büyütmek değil, ufuk büyütmektir.
Ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in dediği gibi:
“Türk Devletleri Teşkilatı bizim için temel uluslararası organizasyondur. Çünkü o bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur. Türk dünyası bizim ailemizdir.”
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
TÜMER.ORG

Ekber Goşalı
Nahçıvan’a drone saldırısı ve Tahran’ın sorumluluğu: Kafkasya’da riskli oyun
Karmaşık Güney Kafkasya’da güvenlik meselesi yalnızca askeri güç veya sınırların korunması meselesi değildir. Konu bundan çok daha derin bir anlam taşır. Devletlerin siyasi davranış kültürü, uluslararası hukuka yaklaşımı ve komşuluk ilkelerine bağlılığı da bu güvenlik denkleminde belirleyici rol oynar.
Aklını yitirmiş Fars-molla rejiminin bir insansız hava aracının Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil altyapıya saldırı düzenlemesi ise bu hassas bölgede tehlikeli bir emsal oluşturan olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yalnızca teknik ya da yerel bir olay olsaydı belki de üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak açıkça görülüyor ki bu, bölgenin güvenlik mimarisine yönelmiş ciddi bir siyasi ve askeri olaydır.
Dışişleri ve Savunma bakanlıklarımızın yaptığı yerinde açıklamalarda vurgulandığı gibi, Nahçıvan’da sivil altyapıya yönelik drone saldırısı uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı bir adımdır.
Uluslararası hukuk açısından mesele oldukça nettir. Devletlerin topraklarından gerçekleştirilen silahlı faaliyetler, o devletin sorumluluğunu doğuran unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle İran topraklarından havalanan drone’un Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil bir hedefe saldırı düzenlemesi konusunda sorumluluğun İran’ın askeri-siyasi yapılarının üzerinde olduğu yönündeki Azerbaycan’ın tutumu tamamen hukuki mantığa dayanmaktadır.
Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nin toplanması ciddi bir devlet refleksi olarak değerlendirilmelidir. Herkes bu tepkiden ders çıkarmalı ve kendi tutumunu gözden geçirmelidir.
Yaşanan olay Azerbaycan devletinin tepkisinde de açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in başkanlığında Güvenlik Konseyi toplantısının yapılması, olayın devlet güvenliği düzeyinde ele alındığını ortaya koydu.
Cumhurbaşkanının konuşmasında bölge siyasetine ilişkin önemli mesajlar verildi. İlham Aliyev haklı olarak vurguladı ki bağımsız Azerbaycan devleti yalnızca kendi vatandaşlarının değil, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının da umudu ve dayanağıdır. Bu düşünce aslında daha geniş bir siyasi anlam taşımaktadır: Azerbaycan artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda milli sorumluluk taşıyan güçlü bir devlet olarak hareket etmektedir.
İran ise diplomatik söylem ile gerçek siyaset arasındaki çelişkilerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Resmi açıklamalarda komşuluk ve dostluk söylemi dile getirilirken, pratik adımlar bazen tamamen farklı bir yönde atılmaktadır. Tahran’ın son yıllardaki siyasetinde dikkat çeken en önemli paradokslardan biri de budur.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Bu tür davranışlar daha çok siyasi ve psikolojik baskı aracı olarak görülmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise duygusal ve riskli adımlar rasyonel devlet davranışı olarak kabul edilmez.
Azerbaycan Cumhuriyeti sorumluluk sahibi bir devlet modelidir – sözümüz imzamız kadar geçerlidir.
Azerbaycan’ın dış politika doktrini ise tamamen farklı ilkelere dayanmaktadır. Resmi Bakü komşuluk ilişkilerinde karşılıklı saygı, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır.
İran’ın dini liderinin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in derhal başsağlığı dilemesi ve büyükelçiliği ziyaret etmesi siyasi etik ve diplomatik kültüre verilen önemin açık bir göstergesidir.
Tahran ile Bakü arasındaki ilişkileri hassaslaştıran bir diğer önemli mesele ise İran’da, yani kendi ata topraklarında yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının hukuki ve kültürel durumu ile ilgili tartışmalardır.
Ana dilde eğitim imkanlarının sınırlı olması, kültürel hakların tam anlamıyla sağlanmaması ve çeşitli hukuki sorunlar uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İşte böyle bir arka plan üzerinde Nahçıvan yönünde yaşanan askeri olay doğal olarak kamuoyu ve siyasi tepkilerin daha güçlü olmasına neden olmaktadır.
Rasyonel siyaset alternatifsizdir – Tahran bunu unutmamalıdır.
Azerbaycan’a yönelik baskı politikası başarı getirmeyecektir. Aksine bu tür adımlar bölgede güven ortamını daha da zayıflatacak ve yeni jeopolitik riskler yaratacaktır. Güney Kafkasya’nın ve diğer bölgelerin istikrarı ancak sorumlu, rasyonel ve pragmatik devlet davranışı ile korunabilir.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bir kez daha göstermiştir ki diplomatik açıklamalar ile gerçek siyasi davranış arasında fark oluştuğunda bölgenin güvenlik ortamı ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu nedenle Tahran’ın olay hakkında tam bir açıklama yapması ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için somut adımlar atması bölgesel güvenlik açısından hayati önem taşımaktadır.
Eğer bizim sözümüz imzamız kadar geçerliyse, bazıları da kendi imzalarının ve mühürlerinin gerçekten ne kadar geçerli olduğunu düşünmelidir.
Devletimiz zeval görmesin!
Ekber GOŞALI
-
GÜNDEM12 saat agoRecep Tayyip Erdoğan: Türkiye ve KKTC’yi dışlayan yaklaşımları kabul etmiyoruz
-
GÜNDEM12 saat agoMeclis Başkanı Ziya Öztürkler: Anayasa Mahkemesi kararları yoruma açık değil
-
GÜNDEM12 saat agoSıla Usar İncirli, TURKPA Genel Sekreteri Ramil Hasan ile görüştü: Çok taraflı diplomasi vurgusu
