Ekber Goşalı
POSTİMPERYAL VE PUTİNİST ŞOVENİZM
Yekaterinburg’da dökülen kan sadece bir baskı değil, aynı zamanda ideolojik barbarlıktır
2025’in 27 Haziran’ında Rusya’nın Yekaterinburg şehrinde Azerbaycan Türklerine karşı uygulanan zalimane şiddet, en hafif deyimle devlet destekli organize bir suçtur. Bu olay, Rusya’nın etnik-dini temizlik politikasının sistemli ve ideolojik temellere dayanan yeni bir tezahürüdür. “Yeni bir tezahür” diyoruz çünkü ne ilktir bu, ne de son olacak gibi duruyor…
Olayın ardında yatan temel mesele şudur: Rusya içinde kökleşmiş ve artık resmi devlet doktrinine dönüşmüş etnosentrik yapılanmadır.
Bugün “Rusya Federasyonu” adıyla anılan devlet şekli, tarihsel bir imparatorluğun evrilmiş ama özü değişmemiş halidir. Putin’in liderliğinde bu imparatorluk açık bir şekilde şovenist, İslamofobik ve totaliter yönetim biçimini daha da güçlendirmiştir. Kamuoyunda, medyada, yargıda ve kolluk güçlerinde etnik ve dini azınlıklara yönelik yürütülen bu politika artık lokal hadiseler değil, kökleşmiş bir milli ideolojinin göstergesidir.
Gayrı Ruslar ve hatta yoksul Ruslar, Ukrayna ile yürütülen anlamsız ve vicdansız savaşta cephelerde kırılırken, uzak bölgelerde de kan dökülüyor, işkenceler, hukuksuzluklar artıyor… Böyle bir devlet, böyle bir ülke, böyle bir yönetim olur mu yahu?
Bu anlamda,
Yekaterinburg’daki olay binlerce gerçeğe ışık tutmaktadır.
Yekaterinburg’da gerçekleşen kanlı saldırı – Azerbaycanlılara yönelik acımasız şiddet – basit bir yasal ihlal ya da polisin “sert müdahalesi” olarak geçiştirilemez. Olay yerine gelen Rus polisi ve OMON birliklerinin tavrı sadece vahşet değil, ötesidir. Bu, devlet eliyle meşrulaştırılmış bir şiddet aygıtının doğrudan işletilmesidir.
Tesadüf değil: 1990’ların başında Rusya’da farklı milletlere saldıran suç çeteleri – skinheadler, neo-Naziler – türemişti. O zamanlar bu barbarlıklar “gayri resmi” grupların işi olarak sunuluyordu. Bugün ise o vahşeti doğrudan polis, OMON, FSB ve diğer resmi kurumlar yapıyor. Skinhead’e ihtiyaç yok artık – çünkü devletin kendisi skinhead kılığında!
Putinizm – Büyük Rus Şovenizminin son ve en zehirli hâlidir!
Günümüz Rusya’sı – Ruslaştırma, Ortodokslaştırma ve total kontrol üzerine kurulu bir düzendir. Bu modelde farklı düşünce, farklı kimlik, hele ki Türk-İslam aidiyetine sahip olan halklar “potansiyel tehdit”, “etno-suçlu”, “radikal”, “ayrılıkçı” olarak yaftalanır. Putin rejimi, SSCB’nin baskıcı yapısını yeniden diriltti ama Tanrı saklasın, daha acımasız, daha rafine ve daha az hukuki denetimle!
Evet, bu politikaların mağduru yalnız Azerbaycanlılar değil. Özbekler, Türkmenler, Kırgızlar, Tatarlar, Başkurtlar, Çeçenler – tüm Türk ve Müslüman halklar bu listenin içindedir. Hatta “kardeş Slav halkı” dedikleri Ukraynalılara karşı böylesine topyekûn bir savaş yürüten, Buça’da katliamlar yapan bir rejimin diğer halklara nasıl davranacağını tahmin etmek zor değildir.
Rus İmparatorluğu’nun tarihi baştan sona baskı ve asimilasyon tarihidir!
Bugün olanlar birilerini şaşırtıyorsa, tarihe bakmaları yeterlidir! Rus İmparatorluğu yüz yıllar boyunca Sibirya halklarını, Kafkas Türklerini, İdil-Ural Müslümanlarını, Kırım Tatarlarını, Türkistanlıları yok etmek için sistematik politikalar yürütmüştür. Bu politikalar: sürgün, asimilasyon, aşağılanma, dini baskı, dil yasağı ve fiziksel imhayla uygulanmıştır.
1916’da Türkistan’da çıkan Müslüman-Türk isyanlarının nasıl kanla bastırıldığını, 1944’te Çeçen ve İnguşların bir gecede nasıl sürüldüğünü, Kırım Tatarlarının nasıl soykırıma uğradığını unutmadık. Tüm bu cinayetler – Rus imparatorluk mekanizmasının “normal işleyişidir.”
Devlet yapısı bir yana,
Ortodoks Kilisesi de faşistleşmiş rolüyle tarihe geçmiştir.
Bugün Rus Ortodoks Kilisesi’nin Kremlin’in ideolojik aygıtlarından biri olduğunu bilmeyen kaldı mı? Kilise sadece dini değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik meşrulaştırma işlevi de görmektedir. Yaradan’dan korkmayan, ilahi ahlakı umursamayan bir zihniyet, kuluna ayıdan beter davranır – şaşırmıyoruz! Yekaterinburg’daki şiddete karşı tek bir kınama bile yayımlamayan kilise, bu düzenin korunmasını dini-milli bir görev gibi sunuyor. Yani, etik değil, milliyetçi-fundamentalist devleti kutsayan bir yapıya dönüşmüştür.
Ey Kremlin,
ey Kilise,
ne hallere düştünüz ki, artık öldürdüklerinizin defnine bile müsaade etmiyorsunuz! Eğer azıcık tarih, kâinat, ilahi düzen tasavvurunuz olsaydı, bilirdiniz: böyle gitmeyecek! Bu gidişin bir sonu, bir duvarı olacak!
Evet,
Kremlin’in Azerbaycan’a yönelik sistematik siyaseti bizim için bir sır değil. Gökte Tanrı, yerde biz, tarihte defter bilir!
Rusya’nın Azerbaycan’a yönelik siyaseti hiçbir zaman dostluğa dayanmadı. 1990’daki 20 Ocak Katliamı, Hocalı Soykırımı, 30 yıl boyunca Ermenistan’ın arkasında durarak Azerbaycan topraklarının işgaline destek vermesi — Rusya’nın Türk dünyasına ve Azerbaycan’a karşı gerçek tutumudur. “Barış gücü” kisvesiyle Karabağ’a yerleşen Rus askerleri aracılığıyla hem Azerbaycan devletini zayıflatmak, hem de bölgede kalıcı baskı mekanizması kurmak istediler.
NOT:
Tesadüf değil, bu satırların yazarı bir kez bile “Rus barış gücü” demedi, yazmadı. “Barışsız güç”, “Rus güdümlü”, “Ermeni sevdalısı” gibi deyimlerle gerçekleri yazdı. O sözde barış gücü Karabağ’dayken ve sonrasında Rusya’nın Azerbaycan karşıtı siyasetini, İran’la eşgüdümlü hamlelerini ifşa ettiğim için beşinci kolcuların türlü tehdit ve iftiralarına maruz kaldım. Ülkesinin, devletinin, halkının hakkını savunan yazılar yazdığım için sosyal medyada çocukların, “kadın”ların, ve müfterilerin ağzıyla aşağılanmaya çalışıldım. Bilinsin ki, o iftiracılar, ne toprağa girse de aklanmaz, ne de tarih karşısında kurtulur.
Öyleleri vardır – Allah’a havale edilir.
Öyleleri vardır – Devlete.
Öyleleri de vardır – Tarihe…
Ama ben akılsız köpekleri hiçbir yere havale etmem! Beklesinler!
Herkes kendi liyakatine uyğun işkerle uğraşıyor. Olsun!
Fikir etmektense, Tevfik Fikret’in o eşsiz beyitini hatırlayalım:
“Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol,
Ey Hak, yaşa! Ey sevgili millet, yaşa, var ol!”
Günün sorusunu yineleyelim:
Yekaterinburg’da dökülen kan son olacak mı?
Maalesef, o kan – ne ilkti, ne de son olacak gibi… Bu, imparatorluk zihniyetinin dirilişidir ve açık suç şeklinde uygulanmasının tipik örneğidir. Uluslararası kamuoyu, Türk-İslam dünyası bu siyasete karşı kararlı, gerçekçi ve etkili bir duruş sergilemezse, bu trajediler daha da yayılabilir.
Rusya’nın kötü niyetli politikası sadece fiziksel boyutta kalmaz, kültürel, dini ve psikolojik bir soykırım projesini de hedefler. Bu artık sadece Azerbaycanlıların değil, bütün Türklerin, bütün Müslümanların ve tüm vicdan sahiplerinin meselesidir!
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Çalkantılar, gerilimler döneminde Azerbaycan tecrübesi ve yeni jeopolitik dersler
Çağdaş dünya paradoksal bir evreye girmiş durumda – mantık kurallarına uymayan, tuhaf, inanılmaz, beklenmedik ve birbirini inkâr eden düşünceler, durumlar ve olaylar hem zihinlere hem de gerçekliğe hâkim kesilmiş. Çalkantıların ve gerilimlerin sayısı artarken, bunları çözme mekanizmaları giderek zayıflıyor.
Bu tablo özellikle Rusya–Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da paralel biçimde süren gerilimlerde açıkça görülmektedir. Savaşlar uzadıkça ilk hedefler arka plana düşmekte, bunun sonucunda siyasi boşluk ve ekonomik çöküş derinleşmektedir.
Böylesine karmaşık bir jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın ortaya koyduğu model, farklı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.
Burada söz konusu olan stratejik netliktir – yani hedefin somutluğu.
Bizim en büyük üstünlüğümüz, hedefimizin açıklığı (ve elbette haklılığı!) idi. Savaşlar soyut fikirler uğruna yapılmaz (ya da yapılmamalıdır); bizim karşı taarruzla başlayan savaşımızın da açık bir amacı vardı – işgale son vermek ve bununla birlikte toprak bütünlüğünü ve o topraklarda egemenliği yeniden tesis etmek!
İşte bu durum, kararların hızını ve sürekliliğini sağlayan temel faktöre dönüştü.
Evet, zaman faktörü son derece önemlidir; uzayıp gitmemeli, savaşsa bile ölçülü, planlı ve elbette onurlu olmalıdır.
Bugün yeryüzündeki birçok çatışma ve savaşın temel sorunlarından biri, belirsiz zaman çerçevesine sahip olmalarıdır. Oysa Azerbaycan modeli, savaşın dahi bir plan çerçevesinde yönetilebileceğini göstermiştir.
44 günlük savaş, askeri gücün yanı sıra operatif planlamanın bir zaferi olmuştur. Burada zaman bir kayıp değil, bir avantaj olarak kullanılmıştır.
Biz siyasi irade ile askeri koordinasyonun neler başarabileceğini açıkça gördük.
Zaferin arkasındaki en önemli unsur, siyasi ve askeri kararların eşzamanlılığı idi. Devlet liderliğinin kararlı duruşu, ordunun hareketine net bir yön verdi.
Gücümüzü adaletle gösterdik, sözümüzü onurla yerine getirdik!
Bir diğer önemli mesele ise diplomatik meşruiyet ve bilgi üstünlüğüdür.
Biz yalnızca sahada değil, uluslararası düzlemde de üstünlük sağladık. Savaşın hukuki temellere dayanması ve doğru bilgi politikası, zaferin kabul görmesini sağladı.
Günümüzde bu durum, kazanılan zaferin teyit edilmesi aşamasının da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Birçok çatışma yarım kalır. Azerbaycan ise süreci sonuna kadar götürmesiyle ayrıştı; biz yeni bir bölgesel gerçekliğin başlangıcını yaptık.
Sonuç olarak Azerbaycan modeli, yeni bir güvenlik yaklaşımının kendisi hâline gelmiştir.
Mevcut küresel gerilimler ışığında Azerbaycan tecrübesi birkaç temel ders sunmaktadır:
1. hedefin açıklığı çatışmayı kısaltır;
2. siyasi irade sonucu belirler;
3. başarılı diplomasi zaferi meşrulaştırır;
4. süreç mutlaka sonuna kadar götürülmelidir.
İşte bu model gösteriyor ki, XXI. yüzyılda başarı yalnızca güçle elde edilmez; bunun için stratejik düşünce ile yönetimin sentezi vazgeçilmezdir.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı ile Ekber Goşalı Röportajı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı:
Ekber başkanım, yıllarca Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığını, daha sonra ise mütevelli heyeti başkanlığını yaptınız. Bu süre zarfında Türk dünyasının katettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler yapıldı, neler yapılıyor ve daha neler yapılabilir?
Ekber Goşalı:
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Türk dünyası son yirmi-otuz yılda tarihî bakımdan son derece önemli bir mesafe katetti.
Kimi zamanlar birbirini sadece isim olarak bilen, çoğu zaman gönülce yakın ama fiilen uzak düşmüş Türk toplulukları bugün artık daha fazla görüşüyor, konuşuyor, yazışıyor; ortak toplantılar yapıyor, ortak yayınlar çıkarıyor. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak hafıza ve ortak gelecek üzerine düşünülüyor. Hele ki artık ortak Türk kurumlarımız mevcut.
Eskiden bu birlik fikri daha çok şairlerin, aydınların ve idealistlerin alanıydı. Bugün ise devletlerin gündeminde, üniversitelerin programlarında, sivil toplumun hedeflerinde ve gençliğin ufkunda yer alıyor. Bu son derece kıymetlidir.
Yapılanlar ve Yapılmakta Olanlar
Öncelikle zihinsel eşikler aşıldı. Kardeş halklar birbirini yeniden keşfetmeye başladı.
Kültür kurultayları, edebiyat buluşmaları, öğrenci değişimleri, ortak yayın projeleri, çeviri faaliyetleri, sanat festivalleri ve akademik iş birlikleri bu sürecin temelini oluşturdu. Ulaşım, iletişim ve dijital mecraların gelişmesi de bu yakınlaşmayı hızlandırdı.
Bugün artık sadece “kardeşiz” demekle yetinilmiyor; bu kardeşliğin altyapısı kuruluyor. Ortak alfabe çalışmaları, kültürel mirasın korunması, ortak medya dili oluşturma çabaları, gençlik platformları ve eğitim iş birlikleri bu yeni dönemin somut göstergeleridir.
Gelecek İçin Stratejik Adımlar
Bence asıl mesele şimdi başlıyor.
Duygusal söylemi kurumsal güce dönüştürmek zorundayız. Bunun için:
Ortak edebiyat antolojileri
Ortak tarih materyalleri
Dijital kütüphaneler
Gençlik kampları
Çeviri enstitüleri
Film ve belgesel fonları
mutlaka güçlendirilmelidir.
Birlik; okulda, kitapta, türküde, tiyatroda ve günlük hayatta kurulursa kalıcı olur.
Azerbaycan’ın Rolü: Medenî Tercüman
O.H.:
Bu süreçte Azerbaycan’ın konumunu nerede görüyorsunuz?
E.G.:
Azerbaycan, Türk dünyasının damarlarından biridir.
Sadece coğrafî olarak değil; tarih hafızası, dili, edebiyatı, devlet aklı ve direniş ruhuyla Türk dünyasının doğal merkezlerinden biridir.
Azerbaycan, Türkiye ile Türkistan arasında güçlü bir kültürel köprü rolü oynuyor. Hem Anadolu’ya yakın bir dil ve gönül dünyasına sahip, hem de Orta Asya ile tarihî bağlarını koruyor.
Bakü, rahatlıkla Türk dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak düşünülebilir.
Özellikle Karabağ Zaferi’nden sonra Azerbaycan’ın moral ve siyasi ağırlığı daha da artmıştır. Artık sadece bir devlet değil; aynı zamanda bir medenî merkez ve ilham kaynağıdır.
Türk Töresi: Kimliğin Omurgası
O.H.:
Türk töresi bu süreçte nerede duruyor?
E.G.:
Türk töresi bu işin merkezidir.
Töre yalnızca folklor değildir; milletin ahlakî omurgasıdır.
Töre demek:
adalet
ölçü
saygı
sözünde durmak
yiğitlik
devlet ciddiyeti
demektir.
Dil konuşmayı sağlar, tarih hafıza verir; ama töre, bunların nasıl yaşanacağını belirler.
Bugün töreyi yeniden yorumlamak zorundayız: özü sabit, yorumu çağla gelişen bir medeniyet ilkesi olarak.
Çağdaş Dünya ve Türk Dünyası Fırsatı
O.H.:
Bugünün dünyasında nasıl bir yol izlenmeli?
E.G.:
Dünya değişiyor. Tek merkezli sistem çözülüyor.
Bu Türk dünyası için büyük fırsattır. Ama fırsat tek başına yeterli değildir.
Gerekenler:
Zihinsel birlik
Eğitim iş birlikleri
Medya ve dijital anlatı gücü
Gençliğe yatırım
Ekonomi–kültür entegrasyonu
Ayrıca artık sadece tepki veren değil, teklif sunan bir medeniyet olmalıyız.
Turan Fikri ve Gerçeklik
O.H.:
Türk yurtlarında Turan fikri gerçekten var mı?
E.G.:
Kesinlikle var.
Ama her yerde aynı kelimelerle ifade edilmeyebilir.
Bu bilinç:
bir türküde
bir destanda
bir isimde
bir mezar taşında
yaşar.
Ortaklık her zaman sloganla görünmez; bazen derin bir kültürel sezgi olarak var olur.
Birlik Nasıl Güçlendirilir?
O.H.:
Bu bilinci daha görünür kılmak için ne yapılmalı?
E.G.:
Hamaseti bilgiyle, duyguyu emekle desteklemeliyiz.
Ortak medya projeleri
film ve belgeseller
çeviri çalışmaları
gençlik buluşmaları
öğrenci değişimleri
arttırılmalı.
En önemlisi:
İnsan ilişkileri kurulmalı
Birbirini tanıyan gençler arasında önyargı barınamaz.
Türk Dünyası Bir Ailedir
Türk dünyasının birliği bir blok oluşturmak için değil;
gönüllerin birleşmesi içindir.
Bizim işimiz slogan büyütmek değil, ufuk büyütmektir.
Ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in dediği gibi:
“Türk Devletleri Teşkilatı bizim için temel uluslararası organizasyondur. Çünkü o bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur. Türk dünyası bizim ailemizdir.”
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
TÜMER.ORG

Ekber Goşalı
Nahçıvan’a drone saldırısı ve Tahran’ın sorumluluğu: Kafkasya’da riskli oyun
Karmaşık Güney Kafkasya’da güvenlik meselesi yalnızca askeri güç veya sınırların korunması meselesi değildir. Konu bundan çok daha derin bir anlam taşır. Devletlerin siyasi davranış kültürü, uluslararası hukuka yaklaşımı ve komşuluk ilkelerine bağlılığı da bu güvenlik denkleminde belirleyici rol oynar.
Aklını yitirmiş Fars-molla rejiminin bir insansız hava aracının Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil altyapıya saldırı düzenlemesi ise bu hassas bölgede tehlikeli bir emsal oluşturan olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yalnızca teknik ya da yerel bir olay olsaydı belki de üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak açıkça görülüyor ki bu, bölgenin güvenlik mimarisine yönelmiş ciddi bir siyasi ve askeri olaydır.
Dışişleri ve Savunma bakanlıklarımızın yaptığı yerinde açıklamalarda vurgulandığı gibi, Nahçıvan’da sivil altyapıya yönelik drone saldırısı uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı bir adımdır.
Uluslararası hukuk açısından mesele oldukça nettir. Devletlerin topraklarından gerçekleştirilen silahlı faaliyetler, o devletin sorumluluğunu doğuran unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle İran topraklarından havalanan drone’un Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil bir hedefe saldırı düzenlemesi konusunda sorumluluğun İran’ın askeri-siyasi yapılarının üzerinde olduğu yönündeki Azerbaycan’ın tutumu tamamen hukuki mantığa dayanmaktadır.
Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nin toplanması ciddi bir devlet refleksi olarak değerlendirilmelidir. Herkes bu tepkiden ders çıkarmalı ve kendi tutumunu gözden geçirmelidir.
Yaşanan olay Azerbaycan devletinin tepkisinde de açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in başkanlığında Güvenlik Konseyi toplantısının yapılması, olayın devlet güvenliği düzeyinde ele alındığını ortaya koydu.
Cumhurbaşkanının konuşmasında bölge siyasetine ilişkin önemli mesajlar verildi. İlham Aliyev haklı olarak vurguladı ki bağımsız Azerbaycan devleti yalnızca kendi vatandaşlarının değil, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının da umudu ve dayanağıdır. Bu düşünce aslında daha geniş bir siyasi anlam taşımaktadır: Azerbaycan artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda milli sorumluluk taşıyan güçlü bir devlet olarak hareket etmektedir.
İran ise diplomatik söylem ile gerçek siyaset arasındaki çelişkilerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Resmi açıklamalarda komşuluk ve dostluk söylemi dile getirilirken, pratik adımlar bazen tamamen farklı bir yönde atılmaktadır. Tahran’ın son yıllardaki siyasetinde dikkat çeken en önemli paradokslardan biri de budur.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Bu tür davranışlar daha çok siyasi ve psikolojik baskı aracı olarak görülmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise duygusal ve riskli adımlar rasyonel devlet davranışı olarak kabul edilmez.
Azerbaycan Cumhuriyeti sorumluluk sahibi bir devlet modelidir – sözümüz imzamız kadar geçerlidir.
Azerbaycan’ın dış politika doktrini ise tamamen farklı ilkelere dayanmaktadır. Resmi Bakü komşuluk ilişkilerinde karşılıklı saygı, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır.
İran’ın dini liderinin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in derhal başsağlığı dilemesi ve büyükelçiliği ziyaret etmesi siyasi etik ve diplomatik kültüre verilen önemin açık bir göstergesidir.
Tahran ile Bakü arasındaki ilişkileri hassaslaştıran bir diğer önemli mesele ise İran’da, yani kendi ata topraklarında yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının hukuki ve kültürel durumu ile ilgili tartışmalardır.
Ana dilde eğitim imkanlarının sınırlı olması, kültürel hakların tam anlamıyla sağlanmaması ve çeşitli hukuki sorunlar uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İşte böyle bir arka plan üzerinde Nahçıvan yönünde yaşanan askeri olay doğal olarak kamuoyu ve siyasi tepkilerin daha güçlü olmasına neden olmaktadır.
Rasyonel siyaset alternatifsizdir – Tahran bunu unutmamalıdır.
Azerbaycan’a yönelik baskı politikası başarı getirmeyecektir. Aksine bu tür adımlar bölgede güven ortamını daha da zayıflatacak ve yeni jeopolitik riskler yaratacaktır. Güney Kafkasya’nın ve diğer bölgelerin istikrarı ancak sorumlu, rasyonel ve pragmatik devlet davranışı ile korunabilir.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bir kez daha göstermiştir ki diplomatik açıklamalar ile gerçek siyasi davranış arasında fark oluştuğunda bölgenin güvenlik ortamı ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu nedenle Tahran’ın olay hakkında tam bir açıklama yapması ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için somut adımlar atması bölgesel güvenlik açısından hayati önem taşımaktadır.
Eğer bizim sözümüz imzamız kadar geçerliyse, bazıları da kendi imzalarının ve mühürlerinin gerçekten ne kadar geçerli olduğunu düşünmelidir.
Devletimiz zeval görmesin!
Ekber GOŞALI
-
GÜNDEM11 saat agoRecep Tayyip Erdoğan: Türkiye ve KKTC’yi dışlayan yaklaşımları kabul etmiyoruz
-
GÜNDEM11 saat agoMeclis Başkanı Ziya Öztürkler: Anayasa Mahkemesi kararları yoruma açık değil
-
GÜNDEM11 saat agoSıla Usar İncirli, TURKPA Genel Sekreteri Ramil Hasan ile görüştü: Çok taraflı diplomasi vurgusu
