Ekber Goşalı
BÖYLE OLMAZ!
Kardeş Türkiye’nin daha doğrusu, Türkiye sınırları içerisinde ve Türkçe yayın yapan bazı medya organlarında temelsiz, anti Azerbaycan içerikli yazı ve yorumlar son günlerde Bakü’de düzenlenen iki önemli toplantıda da gündeme geldi. Bu toplantılardan birine ben de katıldım, kısa bir konuşma yapma fırsatım oldu. Kanaatimce, bu tür toplantıların canlı ya da çevrim içi formatlarda devam etmesi, ortak davamız açısından oldukça faydalı olacaktır.
Şimdi gelin, “niçin, nasıl, kimlerle, nereye kadar?” gibi soruları tekrar etmektense, konunun anlam ve içeriğini irdelemeye çalışalım.
Şüphesiz, bu mesele, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin stratejik karakterine, bölgemizdeki jeopolitik süreçlerin seyrine ve üçüncü tarafların etki imkânlarına doğrudan temas eden hassas ve çok katmanlı bir meseledir.
Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkiler; tarihsel, kültürel, etnik, siyasi ve askerî bakımdan nadir görülen bir müttefiklik örneğidir. Özellikle 44 günlük Vatan Muharebesi sonrasında “Bir millet, iki devlet” sloganı sadece şiirsel değil, gerçek ve somut bir jeopolitik içeriğe kavuştu. Azerbaycan’ın tarihi Zaferi’ne kardeş Türkiye’nin siyasi-diplomatik, enformasyonel ve manevi desteği inkâr edilemez; aynı zamanda bu Zafer yalnızca Karabağ ve Doğu Zengezur’da, sadece 2020 sonbaharında kalmadı, tüm Türk dünyasına ve geçen beş yılın her ayına sirayet etti. Türk Konseyi’nin Türk Devletleri Teşkilatına dönüşmesi başta olmak üzere, Türk ülkeleri arasındaki artan iş birlikleri, ikili, üçlü ve çoklu stratejik hedef tanımlamaları bu yeni gerçekliğin birer ürünüdür. Evet, şehitler ölmedi, vatan bölünmedi; ve bölünmeyen bu vatan, tüm kardeşlerin daha güçlü birliğinin teminatı oldu.
Fakat son aylarda Türkiye basınında yahut Türkiye’de ve Türkçe yayın yapan bazı medya kuruluşlarında özellikle bazı “sol” veya “İslamcı” çizgideki medya çevrelerinde, radikal eğilimli gruplarda, marjinal pozisyon sahiplerinin yön verdiği medya organlarında, Azerbaycan’ın sözde İsrail’le aşırı yakınlığına, ve bu yakınlığın Türkiye’nin bölgesel çıkarlarıyla örtüşmediğine dair yazıların artması dikkat çekmektedir.
Gelin, önce ideolojik nedenlere temas edelim:
Türkiye’deki bazı siyasi ve medya çevreleri, özellikle de batıya ve İsrail’e karşı olanlar Azerbaycan-İsrail ilişkilerini kendi ideolojik (ve adeta gözlerini kumla kapatmış) süzgeçlerinden geçirmeye çalışıyor. Bu gruplar için İsrail’le herhangi bir iş birliği, özellikle de askeri-teknik iş birlikleri, “Siyonist projeye hizmet” olarak algılanıyor; Azerbaycan ise bu ithamların masum hedefi hâline geliyor.
Bölgesel rekabet ve yanlış algılar da üzerinde durulması gereken başlıklardan biri:
Bazı çevrelerde yanlış bir düşünce oluşmuş durumda: Sanki Azerbaycan, İsrail’le yakınlaşarak İran’la ve hatta (düşünebiliyor musunuz?) Türkiye’yle mesafe koyuyor. Oysa resmi Bakü dengeli bir dış politika yürütmektedir; İsrail’le iş birliği güvenlik ve teknoloji ihtiyaçlarına dayanmakta olup, antiİran değildir, hele anti-Türkiye içeriği olduğu düşüncesi, düşünülmeye bile değmeyecek kadar temelsiz ve mantıksızdır.
Üçüncü olarak İran faktörünün etkisine de değinebiliriz:
İran’ın Türkiye’deki bazı medya ve düşünce çevrelerine dolaylı etkisinin olduğunu, en azından teorik düzeyde söyleyebiliriz.
AntiAzerbaycan söylemlerinin bazı kaynaklarda senkronize biçimde yayılması, İran’ın medya ve enformasyon stratejisinin bir parçası olamaz mı? Olabilir!
Bu propaganda çizgisinde ideolojik uyumu olan medya organlarının, bilerek ya da bilmeyerek bu propagandanın taşıyıcısı rolünü üstlendiği görülmektedir.
Son olarak,;
Arap-İsrail bağlamının Türkiye’deki yansımasına da dikkat edilmelidir.
İsrail’in Filistin’de yürüttüğü savaşlara karşı haklı tepkiler bağlamında birçok insan, duygusal refleksle, İsrail’le her türlü ilişkiyi sorgulama eğilimi gösterebiliyor. Üstelik bu durumda Azerbaycan, bu ilişkilerin “suçlusu” gibi gösteriliyor. Oysa İsrail’le ilişki sürdüren ülkeler arasında kardeş Türkiye’miz de yer alıyor ve bu ilişkilerin bozulması, başka bazı ülkelerin çıkarına olabilir. Gerçekte, bu ilişkilerin bozulmaması mevcut seçenekler içinde en iyi alternatif olarak değerlendirilebilir.
Şimdi gelelim medya saldırılarının biçimlerine:
-Genel suçlamalar ve gerçekle ilgisi olmayan yazılar bu noktada ilk temas edeceğimiz başlıktır. Zira bu yazılarda sıkça şu tür ifadelere rastlanır: “Siyonistlerin Kafkas planı”, “İsrail’in arka bahçesi olan Azerbaycan”, “İran’ı kuşatan cephe hattı” vs. – Yani somut delillere değil, varsayım ve komplo kurgularına dayalı bir söylem…
Azerbaycan devletine, bağımsız devletçilik anlayışına ve geleneğine karşı dolaylı yalanlar hakkında da birkaç söz söyleyelim:
Bazı medya kuruluşları Azerbaycan devletini, ordusunu ve diplomasisini dolaylı şekilde hedef alıyor – güya Azerbaycan “Müslüman birliğine ihanet ediyor”muş. – Bu kadarı da fazla artık… Bu iddialar, gerçeğin hangi harfine, hangi satırına uyar?..
Elbette, Türkiye’den ya da Türkçe yayın yapan bazı medya organları, resmi ilişkileri yok sayıyormuş gibi davranıyor. Oysa bu çevreler, Türkiye devletinin ya da halkının Azerbaycan’a, veya Azerbaycan’ın Türkiye’ye olan sevgisini, saygısını azıcık hesaba katsaydı, bu zırvalıklara son vermeliydi. Ama görünen o ki: “Ağam burada dur demiş, gelene vur demiş”; “ağa nazarım, böyle gezerim”; ya da “ağa der ki sür deryaya, sür…” misali bir keyfilikle davranılıyor. Belki bir gün “Derya der ki sür ağaya, sür…” diyerek mücerret “hukuk”un da hakkı teslim edilir – kim bilir…
Yani, kardeş Türkiye’nin dost İsrail’le enerji, ticaret, teknoloji, güvenlik gibi birçok alanda iş birliği yaptığı bir dönemde, “bir millet, iki devlet”in diğer yarısı da benzer faaliyetler için yalnızca eleştirilmeli değil, adeta “cezalandırılmalı” mıdır?..
Geleceğe dair perspektiflerde, en az üç noktada kısa değerlendirme yapmak faydalı olacaktır:
-Bu tür yazılar Azerbaycan-Türkiye ilişkilerinin temelini zayıflatamaz elbette; ama kamuoyunda yanlış algıların oluşmasına neden olabilir. Medya düzleminde bu tür temelsiz saldırılar karşılıklı güvene katkı sunmazken, 0.1 birim dahi olsa tahribat oluşturabilir;
Hem Azerbaycan hem de Türkiye devletleri bu tür durumları genellikle resmi olarak yorumlamaz. Olsun. Bu da bir usul işidir. Belki de bu stratejik bir sessizlik politikasıdır; ancak belli sınırlar aşıldığında kamu diplomasisi araçlarıyla verilen cevapların artması kaçınılmaz hâle geliyor;
Türkiye kamuoyunun, sivil toplum kurumlarının, örneğin gazetecilerin, kanaat önderlerinin, düşünce kuruluşlarının Azerbaycan’ın dış politikasını, güvenlik ihtiyaçlarını ve İsrail’le ilişkilerin gerçek sebeplerini doğru şekilde kavraması gerekmektedir. Görünen o ki, kardeş ülkede de millî çıkarları bölgesel ilişkiler prizmasında değerlendiren objektif seslere ihtiyaç vardır.
Sonuç olarak, kardeşliğin duygusal değil, stratejik bir anlayış olduğunu unutmadan sözümüzü bu yazı çerçevesinde toparlayalım:
Azerbaycan ile Türkiye arasındaki ilişkiler geçici duygusal eğilimlere değil, derin bir tarihe, ortak çıkarlara ve müşterek güvenlik anlayışına dayanır. Bazı medya kuruluşlarının, “bağımsız yazar” ya da “serbest radikallerin” önyargılı yaklaşımları bu stratejik bağı gölgeleyemez. Bununla birlikte yorumlamaya çalıştığımız bu propaganda (veya karşı propaganda) sürecinin bir enformasyon savaşının parçası olduğu unutulmamalıdır.
Unutulmamalıysa, bu durumda ona karşı hem entelektüel hem de diplomatik zeminde ortak cevaplar hazırlanmalıdır özellikle de 15 Haziran 2021 tarihli “Şuşa Beyannamesi”nin ve geçen haftaki Laçın Zirvesi’nin ruhuna uygun biçimde…
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Çalkantılar, gerilimler döneminde Azerbaycan tecrübesi ve yeni jeopolitik dersler
Çağdaş dünya paradoksal bir evreye girmiş durumda – mantık kurallarına uymayan, tuhaf, inanılmaz, beklenmedik ve birbirini inkâr eden düşünceler, durumlar ve olaylar hem zihinlere hem de gerçekliğe hâkim kesilmiş. Çalkantıların ve gerilimlerin sayısı artarken, bunları çözme mekanizmaları giderek zayıflıyor.
Bu tablo özellikle Rusya–Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da paralel biçimde süren gerilimlerde açıkça görülmektedir. Savaşlar uzadıkça ilk hedefler arka plana düşmekte, bunun sonucunda siyasi boşluk ve ekonomik çöküş derinleşmektedir.
Böylesine karmaşık bir jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın ortaya koyduğu model, farklı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.
Burada söz konusu olan stratejik netliktir – yani hedefin somutluğu.
Bizim en büyük üstünlüğümüz, hedefimizin açıklığı (ve elbette haklılığı!) idi. Savaşlar soyut fikirler uğruna yapılmaz (ya da yapılmamalıdır); bizim karşı taarruzla başlayan savaşımızın da açık bir amacı vardı – işgale son vermek ve bununla birlikte toprak bütünlüğünü ve o topraklarda egemenliği yeniden tesis etmek!
İşte bu durum, kararların hızını ve sürekliliğini sağlayan temel faktöre dönüştü.
Evet, zaman faktörü son derece önemlidir; uzayıp gitmemeli, savaşsa bile ölçülü, planlı ve elbette onurlu olmalıdır.
Bugün yeryüzündeki birçok çatışma ve savaşın temel sorunlarından biri, belirsiz zaman çerçevesine sahip olmalarıdır. Oysa Azerbaycan modeli, savaşın dahi bir plan çerçevesinde yönetilebileceğini göstermiştir.
44 günlük savaş, askeri gücün yanı sıra operatif planlamanın bir zaferi olmuştur. Burada zaman bir kayıp değil, bir avantaj olarak kullanılmıştır.
Biz siyasi irade ile askeri koordinasyonun neler başarabileceğini açıkça gördük.
Zaferin arkasındaki en önemli unsur, siyasi ve askeri kararların eşzamanlılığı idi. Devlet liderliğinin kararlı duruşu, ordunun hareketine net bir yön verdi.
Gücümüzü adaletle gösterdik, sözümüzü onurla yerine getirdik!
Bir diğer önemli mesele ise diplomatik meşruiyet ve bilgi üstünlüğüdür.
Biz yalnızca sahada değil, uluslararası düzlemde de üstünlük sağladık. Savaşın hukuki temellere dayanması ve doğru bilgi politikası, zaferin kabul görmesini sağladı.
Günümüzde bu durum, kazanılan zaferin teyit edilmesi aşamasının da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
Birçok çatışma yarım kalır. Azerbaycan ise süreci sonuna kadar götürmesiyle ayrıştı; biz yeni bir bölgesel gerçekliğin başlangıcını yaptık.
Sonuç olarak Azerbaycan modeli, yeni bir güvenlik yaklaşımının kendisi hâline gelmiştir.
Mevcut küresel gerilimler ışığında Azerbaycan tecrübesi birkaç temel ders sunmaktadır:
1. hedefin açıklığı çatışmayı kısaltır;
2. siyasi irade sonucu belirler;
3. başarılı diplomasi zaferi meşrulaştırır;
4. süreç mutlaka sonuna kadar götürülmelidir.
İşte bu model gösteriyor ki, XXI. yüzyılda başarı yalnızca güçle elde edilmez; bunun için stratejik düşünce ile yönetimin sentezi vazgeçilmezdir.
DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!
Ekber GOŞALI
Ekber Goşalı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı ile Ekber Goşalı Röportajı
Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm
Oktay Hacımusalı:
Ekber başkanım, yıllarca Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığını, daha sonra ise mütevelli heyeti başkanlığını yaptınız. Bu süre zarfında Türk dünyasının katettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler yapıldı, neler yapılıyor ve daha neler yapılabilir?
Ekber Goşalı:
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Türk dünyası son yirmi-otuz yılda tarihî bakımdan son derece önemli bir mesafe katetti.
Kimi zamanlar birbirini sadece isim olarak bilen, çoğu zaman gönülce yakın ama fiilen uzak düşmüş Türk toplulukları bugün artık daha fazla görüşüyor, konuşuyor, yazışıyor; ortak toplantılar yapıyor, ortak yayınlar çıkarıyor. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak hafıza ve ortak gelecek üzerine düşünülüyor. Hele ki artık ortak Türk kurumlarımız mevcut.
Eskiden bu birlik fikri daha çok şairlerin, aydınların ve idealistlerin alanıydı. Bugün ise devletlerin gündeminde, üniversitelerin programlarında, sivil toplumun hedeflerinde ve gençliğin ufkunda yer alıyor. Bu son derece kıymetlidir.
Yapılanlar ve Yapılmakta Olanlar
Öncelikle zihinsel eşikler aşıldı. Kardeş halklar birbirini yeniden keşfetmeye başladı.
Kültür kurultayları, edebiyat buluşmaları, öğrenci değişimleri, ortak yayın projeleri, çeviri faaliyetleri, sanat festivalleri ve akademik iş birlikleri bu sürecin temelini oluşturdu. Ulaşım, iletişim ve dijital mecraların gelişmesi de bu yakınlaşmayı hızlandırdı.
Bugün artık sadece “kardeşiz” demekle yetinilmiyor; bu kardeşliğin altyapısı kuruluyor. Ortak alfabe çalışmaları, kültürel mirasın korunması, ortak medya dili oluşturma çabaları, gençlik platformları ve eğitim iş birlikleri bu yeni dönemin somut göstergeleridir.
Gelecek İçin Stratejik Adımlar
Bence asıl mesele şimdi başlıyor.
Duygusal söylemi kurumsal güce dönüştürmek zorundayız. Bunun için:
Ortak edebiyat antolojileri
Ortak tarih materyalleri
Dijital kütüphaneler
Gençlik kampları
Çeviri enstitüleri
Film ve belgesel fonları
mutlaka güçlendirilmelidir.
Birlik; okulda, kitapta, türküde, tiyatroda ve günlük hayatta kurulursa kalıcı olur.
Azerbaycan’ın Rolü: Medenî Tercüman
O.H.:
Bu süreçte Azerbaycan’ın konumunu nerede görüyorsunuz?
E.G.:
Azerbaycan, Türk dünyasının damarlarından biridir.
Sadece coğrafî olarak değil; tarih hafızası, dili, edebiyatı, devlet aklı ve direniş ruhuyla Türk dünyasının doğal merkezlerinden biridir.
Azerbaycan, Türkiye ile Türkistan arasında güçlü bir kültürel köprü rolü oynuyor. Hem Anadolu’ya yakın bir dil ve gönül dünyasına sahip, hem de Orta Asya ile tarihî bağlarını koruyor.
Bakü, rahatlıkla Türk dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak düşünülebilir.
Özellikle Karabağ Zaferi’nden sonra Azerbaycan’ın moral ve siyasi ağırlığı daha da artmıştır. Artık sadece bir devlet değil; aynı zamanda bir medenî merkez ve ilham kaynağıdır.
Türk Töresi: Kimliğin Omurgası
O.H.:
Türk töresi bu süreçte nerede duruyor?
E.G.:
Türk töresi bu işin merkezidir.
Töre yalnızca folklor değildir; milletin ahlakî omurgasıdır.
Töre demek:
adalet
ölçü
saygı
sözünde durmak
yiğitlik
devlet ciddiyeti
demektir.
Dil konuşmayı sağlar, tarih hafıza verir; ama töre, bunların nasıl yaşanacağını belirler.
Bugün töreyi yeniden yorumlamak zorundayız: özü sabit, yorumu çağla gelişen bir medeniyet ilkesi olarak.
Çağdaş Dünya ve Türk Dünyası Fırsatı
O.H.:
Bugünün dünyasında nasıl bir yol izlenmeli?
E.G.:
Dünya değişiyor. Tek merkezli sistem çözülüyor.
Bu Türk dünyası için büyük fırsattır. Ama fırsat tek başına yeterli değildir.
Gerekenler:
Zihinsel birlik
Eğitim iş birlikleri
Medya ve dijital anlatı gücü
Gençliğe yatırım
Ekonomi–kültür entegrasyonu
Ayrıca artık sadece tepki veren değil, teklif sunan bir medeniyet olmalıyız.
Turan Fikri ve Gerçeklik
O.H.:
Türk yurtlarında Turan fikri gerçekten var mı?
E.G.:
Kesinlikle var.
Ama her yerde aynı kelimelerle ifade edilmeyebilir.
Bu bilinç:
bir türküde
bir destanda
bir isimde
bir mezar taşında
yaşar.
Ortaklık her zaman sloganla görünmez; bazen derin bir kültürel sezgi olarak var olur.
Birlik Nasıl Güçlendirilir?
O.H.:
Bu bilinci daha görünür kılmak için ne yapılmalı?
E.G.:
Hamaseti bilgiyle, duyguyu emekle desteklemeliyiz.
Ortak medya projeleri
film ve belgeseller
çeviri çalışmaları
gençlik buluşmaları
öğrenci değişimleri
arttırılmalı.
En önemlisi:
İnsan ilişkileri kurulmalı
Birbirini tanıyan gençler arasında önyargı barınamaz.
Türk Dünyası Bir Ailedir
Türk dünyasının birliği bir blok oluşturmak için değil;
gönüllerin birleşmesi içindir.
Bizim işimiz slogan büyütmek değil, ufuk büyütmektir.
Ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in dediği gibi:
“Türk Devletleri Teşkilatı bizim için temel uluslararası organizasyondur. Çünkü o bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur. Türk dünyası bizim ailemizdir.”
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!
TÜMER.ORG

Ekber Goşalı
Nahçıvan’a drone saldırısı ve Tahran’ın sorumluluğu: Kafkasya’da riskli oyun
Karmaşık Güney Kafkasya’da güvenlik meselesi yalnızca askeri güç veya sınırların korunması meselesi değildir. Konu bundan çok daha derin bir anlam taşır. Devletlerin siyasi davranış kültürü, uluslararası hukuka yaklaşımı ve komşuluk ilkelerine bağlılığı da bu güvenlik denkleminde belirleyici rol oynar.
Aklını yitirmiş Fars-molla rejiminin bir insansız hava aracının Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil altyapıya saldırı düzenlemesi ise bu hassas bölgede tehlikeli bir emsal oluşturan olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yalnızca teknik ya da yerel bir olay olsaydı belki de üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak açıkça görülüyor ki bu, bölgenin güvenlik mimarisine yönelmiş ciddi bir siyasi ve askeri olaydır.
Dışişleri ve Savunma bakanlıklarımızın yaptığı yerinde açıklamalarda vurgulandığı gibi, Nahçıvan’da sivil altyapıya yönelik drone saldırısı uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı bir adımdır.
Uluslararası hukuk açısından mesele oldukça nettir. Devletlerin topraklarından gerçekleştirilen silahlı faaliyetler, o devletin sorumluluğunu doğuran unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle İran topraklarından havalanan drone’un Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil bir hedefe saldırı düzenlemesi konusunda sorumluluğun İran’ın askeri-siyasi yapılarının üzerinde olduğu yönündeki Azerbaycan’ın tutumu tamamen hukuki mantığa dayanmaktadır.
Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nin toplanması ciddi bir devlet refleksi olarak değerlendirilmelidir. Herkes bu tepkiden ders çıkarmalı ve kendi tutumunu gözden geçirmelidir.
Yaşanan olay Azerbaycan devletinin tepkisinde de açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in başkanlığında Güvenlik Konseyi toplantısının yapılması, olayın devlet güvenliği düzeyinde ele alındığını ortaya koydu.
Cumhurbaşkanının konuşmasında bölge siyasetine ilişkin önemli mesajlar verildi. İlham Aliyev haklı olarak vurguladı ki bağımsız Azerbaycan devleti yalnızca kendi vatandaşlarının değil, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının da umudu ve dayanağıdır. Bu düşünce aslında daha geniş bir siyasi anlam taşımaktadır: Azerbaycan artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda milli sorumluluk taşıyan güçlü bir devlet olarak hareket etmektedir.
İran ise diplomatik söylem ile gerçek siyaset arasındaki çelişkilerden bir türlü kurtulamamaktadır.
Resmi açıklamalarda komşuluk ve dostluk söylemi dile getirilirken, pratik adımlar bazen tamamen farklı bir yönde atılmaktadır. Tahran’ın son yıllardaki siyasetinde dikkat çeken en önemli paradokslardan biri de budur.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Bu tür davranışlar daha çok siyasi ve psikolojik baskı aracı olarak görülmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise duygusal ve riskli adımlar rasyonel devlet davranışı olarak kabul edilmez.
Azerbaycan Cumhuriyeti sorumluluk sahibi bir devlet modelidir – sözümüz imzamız kadar geçerlidir.
Azerbaycan’ın dış politika doktrini ise tamamen farklı ilkelere dayanmaktadır. Resmi Bakü komşuluk ilişkilerinde karşılıklı saygı, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır.
İran’ın dini liderinin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in derhal başsağlığı dilemesi ve büyükelçiliği ziyaret etmesi siyasi etik ve diplomatik kültüre verilen önemin açık bir göstergesidir.
Tahran ile Bakü arasındaki ilişkileri hassaslaştıran bir diğer önemli mesele ise İran’da, yani kendi ata topraklarında yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının hukuki ve kültürel durumu ile ilgili tartışmalardır.
Ana dilde eğitim imkanlarının sınırlı olması, kültürel hakların tam anlamıyla sağlanmaması ve çeşitli hukuki sorunlar uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İşte böyle bir arka plan üzerinde Nahçıvan yönünde yaşanan askeri olay doğal olarak kamuoyu ve siyasi tepkilerin daha güçlü olmasına neden olmaktadır.
Rasyonel siyaset alternatifsizdir – Tahran bunu unutmamalıdır.
Azerbaycan’a yönelik baskı politikası başarı getirmeyecektir. Aksine bu tür adımlar bölgede güven ortamını daha da zayıflatacak ve yeni jeopolitik riskler yaratacaktır. Güney Kafkasya’nın ve diğer bölgelerin istikrarı ancak sorumlu, rasyonel ve pragmatik devlet davranışı ile korunabilir.
Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bir kez daha göstermiştir ki diplomatik açıklamalar ile gerçek siyasi davranış arasında fark oluştuğunda bölgenin güvenlik ortamı ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu nedenle Tahran’ın olay hakkında tam bir açıklama yapması ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için somut adımlar atması bölgesel güvenlik açısından hayati önem taşımaktadır.
Eğer bizim sözümüz imzamız kadar geçerliyse, bazıları da kendi imzalarının ve mühürlerinin gerçekten ne kadar geçerli olduğunu düşünmelidir.
Devletimiz zeval görmesin!
Ekber GOŞALI
-
GÜNDEM11 saat agoRecep Tayyip Erdoğan: Türkiye ve KKTC’yi dışlayan yaklaşımları kabul etmiyoruz
-
GÜNDEM11 saat agoMeclis Başkanı Ziya Öztürkler: Anayasa Mahkemesi kararları yoruma açık değil
-
GÜNDEM11 saat agoSıla Usar İncirli, TURKPA Genel Sekreteri Ramil Hasan ile görüştü: Çok taraflı diplomasi vurgusu
