Connect with us

Ekber Goşalı

BİR KEZ DAHA NEVRUZ ÜZERİNE

Published

on

Nevruz – Yenigün Bayramı, Türk ulusunun kültüründe zamanın, mekânın ve kimliğin en eski ve bütünleşik ifade biçimlerinden biridir. Onu yalnızca bir gelenek olarak değil, geleceğe yönelik bir kültürel kod olarak da kabul etme hakkımız vardır.

Halkların bayram yaratma norması ve kültürü, onların dünya görüşüne, tarihî deneyimine ve doğayla, zamanla kurdukları bağlara dayanır. Bayramlar genellikle doğanın döngüsel değişimleri, tarihî olaylar ya da dinî-mitolojik inanç sistemleriyle şekillenir. Bayramlar hem halkın kolektif kimliğini pekiştirir hem de zamanın ritmini düzenleyerek toplumsal uyum yaratır.

Bu bağlamda Nevruz – Yenigün Bayramı, Türk halklarının en eski ve temel bayramlarından biri, belki de en önemlisi olarak öne çıkar. Onun ortaya çıkışı ve yaşaması birkaç temel içeriği içinde barındırır.

🔥 Öncelikle,
kozmik ve doğaya dayalı bayram niteliğini vurgulamak gerekir. – Nevruz, bahar ekinoksuna dayanır. Baharın başlamasıyla doğadaki yenilenme, insanlar için hem ruhsal hem de fiziksel uyanış anlamına gelir. Bu, eskiden yeninin doğduğu, dirilişin simgelendiği bir bayramdır.

🔥 İkinci olarak,
Türk millî ve kültürel kodlarının ifadesini öne çıkarmalıyız. – Türk halkları için Nevruz yalnızca bir doğa bayramı değil, aynı zamanda hayatın ahengini ve yaratılış felsefesini yansıtan derin bir kültürel olaydır. Nevruz, eski Türk mitolojisinde ve dünya görüşünde yer alan manevi arınma, toprağın uyanışı, suyun, ateşin ve havanın uyumu gibi değerleri içinde barındırır.

🔥 Üçüncüsü,
bayramı toplumsal ve aile bağlarını güçlendiren güçlü bir araç olarak değerlendirmeliyiz. –
Bayram, insanları bir araya getirir ve birbirlerine bağlılıklarını artırır. Nevruz sofrası, kutlamalar, ateş üzerinden atlama, misafirlik ve birlik ritüelleri, ulusun toplumsal yapısını koruyan temel unsurlardır.

🔥 Dördüncü vurgumuz,
Türk dünyasının bütünleşmesiyle ilgilidir. –
Nevruz’un yalnızca bir halkın değil, tüm Türk halklarının (ve tarih boyunca iç içe yaşadığımız akraba ve komşu toplulukların) ortak millî bayramı olması, onun ülkeler arası birleştirici işlevini ortaya koyar. Bu, Türk birliğinin köklü geçmişe sahip olduğunu ve bayramın kolektif hafızada önemli bir yer tuttuğunu gösterir.

🔥 Son olarak,
dinî ve mitolojik boyutlarını göz ardı edemeyiz. –
Çünkü Nevruz’un bazı mitolojik anlatımlarında insanın yaratılışıyla, doğanın dirilişiyle bağlantılı olduğu görülür; İslamiyet sonrası ise bayram, dinî-manevî değerlerle zenginleşmiştir (sofradaki semboller, arınma ritüelleri). Bu da Nevruz’a daha derin anlam katmanları kazandırır.

Burada önemli bir noktaya değinmek isterim:
Hiçbir ulusu küçümsemek ya da kendimizi yüceltmek gibi bir düşüncem olmadı, olamaz da, böyle bir düşünceye gerek de yok! Ne denir, bırakın her ulus kendi değerlerinden fayda görsün ve başkasının değerlerine saygı duysun.

Bu önemli vurgudan sonra şunu söylemek isterim ki, Farsların Nevruz – Yenigün Bayramı’nı kendilerine ait kılma çabaları, başlı başına bağımsız bir konudur. Bu durum birkaç tarihî ve ideolojik bağlamda ele alınabilir. Öncelikle isim konusuna değinelim – örneğin, benim adım Arapça kökenli olabilir, ama ben elbette Arap değilim, Fars da değilim.

Nevruz’un temel ritüelleri – ateş üzerinden atlamak, suyun kutsal sayılması, şamanist ve Tengrici öğeler – Farslardan çok Türklerin animistik ve kozmogonist dünya görüşüne yakındır. Fars etkisindeki bayramlar genellikle saray ve aristokrasi için düzenlenirken, Nevruz Türk dünyasında halkın bayramı olarak şekillenmiş ve geniş kitlelerin katıldığı törenlerle kutlanmıştır.

Nevruz’un, Zerdüştlükten, Farslardan veya diğer kültürlerden geldiği iddiaları, aslında tarihî ve kültürel gerçekliklerle tam örtüşmez. Sasani İmparatorluğu döneminde (224–651), Zerdüştlük devlet diniydi ve bu dönemde baharın gelişiyle ilgili törenler yaygınlaşmıştı. Fars kaynakları, Nevruz’u Sasani şahlarının resmî bayramlarından biri olarak tanımlar. Ancak gerçek şu ki, Sasaniler Nevruz’u icat etmemiştir; yalnızca mevcut geleneği kendi devlet ideolojilerine uyarlamışlardır.

Örneğin, “İran İslam Cumhuriyeti” dediğimizde, ne İslam’ı ne de cumhuriyet yönetim modelini Farslar yaratmıştır; ayrıca “İran” olarak adlandırdıkları coğrafyanın önemli bir bölümü de onlara ait değildir.

Aslında, Nevruz’un ilk biçimi Sasani döneminden çok daha eskidir ve özellikle Türk ve Mezopotamya (İkiçayarası) uygarlıklarında farklı şekillerde kutlanmıştır.

Zerdüştlük ve Nevruz’un kökeni meselesine geldiğimizde, “Avesta” metinlerinde Nevruz adlı bir bayramın adı açıkça geçmez ve onun doğrudan Zerdüştlükle bağlantısı tartışmalıdır. Aksine, Nevruz’un temel ritüelleri – ateş üzerinden atlama, suyla ilgili ritüeller, yumurta boyama vb. – İran platosundan çok, eski Türk ve Sümer kültürlerinin arkaik geleneklerini hatırlatır.

Türk halklarında Nevruz’un güçlü bir yeri olduğu da çok açıktır. Hun, Göktürk ve Uygur dönemine ait kaynaklarda baharın gelişiyle ilgili çeşitli ritüellere rastlanır. Özellikle Orhun-Yenisey yazıtlarında ve eski Çin yıllıklarında, Türklerin baharın gelişiyle kutlamalar düzenlediği belirtilir. Göktürkler için de mart ayı, yani Yenigün, çok önemliydi; çünkü “Demir Kapı”nın açılması ve Türklerin yeniden dünyaya yayılmasıyla ilgili mitolojik (destansı) anlatılar bu döneme atfedilirdi.

Nevruz ile Issıh Bayramı:
Aynı Düşüncenin İki Farklı Yansıması

Saha-Yakut Türklerinin Issıh Bayramı ile diğer Türk halklarının Nevruz Bayramı arasındaki derin benzerlikler, bu bayramın ortak bir kaynaktan geldiğini açıkça gösteriyor.

Issıh Bayramı ve Nevruz’un her ikisi de doğanın döngüsel değişimi, baharın gelişi ve yaşamın yeniden doğuşu (dirilişi) ile ilgilidir. Ancak fark şuradadır: Yakutistan gibi soğuk coğrafyalarda baharın etkileri ve doğanın uyanışı daha geç hissedildiğinden, Nevruz mart ayında, Issıh ise üç ay sonra kutlanır. Ancak anlam aynıdır: Doğanın yeniden canlanması, Güneşin dönüşü, yaşamın tazelenmesi ve insanın gökyüzüyle uyumunun yeniden sağlanması…

Her iki bayramın kökeni Şamanizm ve Tengriciliğe dayanır. Türk halklarının kadim inanışlarına göre:
• Güneş yaşamın kaynağıdır, onun dönüşü yeni bir dönemin başlangıcıdır.
• Ateş, arındırıcı ve yenileyici bir güce sahiptir (Nevruz’da ateş üzerinden atlama, Issıh’ta ateş ritüelleri).
• Su, kutsal kabul edilir ve baharın gelişiyle suyun arındırıcı rolü öne çıkar.

Bu ritüeller, Issıh ve Nevruz’un Türk halklarının ortak kozmik tasavvurlarından doğan gelenekler olduğunu gösterir. Yani, Nevruz’un özünde Türk ruhu taşıdığını bir kez daha görüyoruz.

Issıh ve Nevruz – uzak coğrafyalarda aynı ruhun ifadesi olarak, bayramın Türk kültür kökenini, Türk bayram yaratma normunu ve Turan sosyo-kültürel yapısını bir kez daha göstermektedir.

*
Fars dilli veya İran etkisindeki ülkelerde Nevruz’un kutlanmasına dikkat edildiğinde de ilginç noktalar ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Afganistan’da Nevruz milli bayram olarak kutlanmaktadır. Özellikle Mezar-ı Şerif’te bulunan “Ali Türbesi”nde gerçekleştirilen ritüeller ve “Gül-i Sürh” festivalleri, Nevruz’la bağlantılı geleneksel törenler arasındadır. Hz. Ali Fars değil, Arap’tır; o ulu isim Farslar için milli değil, dini bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla, bu açıdan bakıldığında da Nevruz, Türkler için milli ve İslam öncesinden gelen bir bayramken, Farslar için sonradan benimsenmiş ve içeriği değiştirilmiş bir dini bayram niteliğindedir.

Tacikistan da Nevruz’u geniş çapta kutlamaktadır. Ancak Tacikistan, coğrafi ve tarihi açıdan Türk dünyasıyla daha yakın bağlara sahiptir; adeta Türkistan’ın bir parçasıdır. Üstelik, Tacikistan’ın sınır komşusu Afganistan’daki durumu da önceki cümlelerde kısaca değerlendirmiş olduk.

Bize kardeş olan Pakistan’ın bazı bölgelerinde – özellikle Belucistan ve Hayber-Pahtunhva bölgelerinde – Nevruz bayramı kutlanmaktadır. Buralarda Fars ve Türk kültürel mirasları adeta bir uzlaşı içindedir… Beluçların bir kısmı İran’da yaşamaktadır ve kendilerini bölünmüş bir halk olarak görmekte, Farslarla gergin ilişkilerini korumaktadırlar. Mezhep, dil ve gelenek farklılıkları, bir de siyasi-ideolojik görüş ayrılıklarıyla geçmişten bugüne kadar süregelmektedir… Sizce, bunca farklılık içinde oldukları bir halkın bayramını tam anlamıyla kendi bayramları gibi mi kutlarlar?..

Sonuç olarak,
Nevruz, Fars dilli ve Fars etkisindeki ülkelerde kutlansa da, tarihsel ve kültürel kökleri en güçlü şekilde Türk dünyasında yaşamaktadır.
Fars etkisinin bulunduğu bölgelerde bayram, esasen Sasani döneminin bir “kalıntısı” olarak varlığını sürdürmüştür. Oysa Türk halkları, Nevruz’u özgün mitolojik ve kozmogonik (kutsal) bakış açılarıyla koruyarak günümüze taşımıştır. Bu sebeple, Nevruz’un Türk kökenli bir bayram olduğunu ve Türk dünyasının en önemli bayramlarından biri olarak kaldığını söylemek daha doğrudur.
Ancak bu “daha doğru”yu vurgularken bile Nevruz-Yenigün bayramının ayrıştırıcı değil, kucaklayıcı, birleştirici bir ruh, güç ve anlama sahip olduğunu unutmuyoruz. – Nitekim UNESCO da Nevruz’u “çok uluslu adaylık” kapsamında “insanlığın somut olmayan kültürel mirası” olarak kabul etmiştir.

Bayramınız kutlu olsun!

DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!

Ekber GOŞALI

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ekber Goşalı

Çalkantılar, gerilimler döneminde Azerbaycan tecrübesi ve yeni jeopolitik dersler

Published

on

Çağdaş dünya paradoksal bir evreye girmiş durumda – mantık kurallarına uymayan, tuhaf, inanılmaz, beklenmedik ve birbirini inkâr eden düşünceler, durumlar ve olaylar hem zihinlere hem de gerçekliğe hâkim kesilmiş. Çalkantıların ve gerilimlerin sayısı artarken, bunları çözme mekanizmaları giderek zayıflıyor.
Bu tablo özellikle Rusya–Ukrayna Savaşı ve Orta Doğu’da paralel biçimde süren gerilimlerde açıkça görülmektedir. Savaşlar uzadıkça ilk hedefler arka plana düşmekte, bunun sonucunda siyasi boşluk ve ekonomik çöküş derinleşmektedir.

Böylesine karmaşık bir jeopolitik ortamda Azerbaycan’ın ortaya koyduğu model, farklı bir yaklaşım olarak dikkat çekmektedir.
Burada söz konusu olan stratejik netliktir – yani hedefin somutluğu.

Bizim en büyük üstünlüğümüz, hedefimizin açıklığı (ve elbette haklılığı!) idi. Savaşlar soyut fikirler uğruna yapılmaz (ya da yapılmamalıdır); bizim karşı taarruzla başlayan savaşımızın da açık bir amacı vardı – işgale son vermek ve bununla birlikte toprak bütünlüğünü ve o topraklarda egemenliği yeniden tesis etmek!

İşte bu durum, kararların hızını ve sürekliliğini sağlayan temel faktöre dönüştü.

Evet, zaman faktörü son derece önemlidir; uzayıp gitmemeli, savaşsa bile ölçülü, planlı ve elbette onurlu olmalıdır.
Bugün yeryüzündeki birçok çatışma ve savaşın temel sorunlarından biri, belirsiz zaman çerçevesine sahip olmalarıdır. Oysa Azerbaycan modeli, savaşın dahi bir plan çerçevesinde yönetilebileceğini göstermiştir.

44 günlük savaş, askeri gücün yanı sıra operatif planlamanın bir zaferi olmuştur. Burada zaman bir kayıp değil, bir avantaj olarak kullanılmıştır.

Biz siyasi irade ile askeri koordinasyonun neler başarabileceğini açıkça gördük.
Zaferin arkasındaki en önemli unsur, siyasi ve askeri kararların eşzamanlılığı idi. Devlet liderliğinin kararlı duruşu, ordunun hareketine net bir yön verdi.

Gücümüzü adaletle gösterdik, sözümüzü onurla yerine getirdik!

Bir diğer önemli mesele ise diplomatik meşruiyet ve bilgi üstünlüğüdür.
Biz yalnızca sahada değil, uluslararası düzlemde de üstünlük sağladık. Savaşın hukuki temellere dayanması ve doğru bilgi politikası, zaferin kabul görmesini sağladı.

Günümüzde bu durum, kazanılan zaferin teyit edilmesi aşamasının da ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Birçok çatışma yarım kalır. Azerbaycan ise süreci sonuna kadar götürmesiyle ayrıştı; biz yeni bir bölgesel gerçekliğin başlangıcını yaptık.

Sonuç olarak Azerbaycan modeli, yeni bir güvenlik yaklaşımının kendisi hâline gelmiştir.

Mevcut küresel gerilimler ışığında Azerbaycan tecrübesi birkaç temel ders sunmaktadır:
1. hedefin açıklığı çatışmayı kısaltır;
2. siyasi irade sonucu belirler;
3. başarılı diplomasi zaferi meşrulaştırır;
4. süreç mutlaka sonuna kadar götürülmelidir.

İşte bu model gösteriyor ki, XXI. yüzyılda başarı yalnızca güçle elde edilmez; bunun için stratejik düşünce ile yönetimin sentezi vazgeçilmezdir.

DEVLETİMİZ ZEVAL GÖRMESİN!

Ekber GOŞALI

Continue Reading

Ekber Goşalı

Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm

Published

on

Oktay Hacımusalı ile Ekber Goşalı Röportajı

Türk Dünyasının Son 30 Yılı: Mesafe ve Dönüşüm

 

 

Oktay Hacımusalı:
Ekber başkanım, yıllarca Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği başkanlığını, daha sonra ise mütevelli heyeti başkanlığını yaptınız. Bu süre zarfında Türk dünyasının katettiği mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Neler yapıldı, neler yapılıyor ve daha neler yapılabilir?

Ekber Goşalı:
Teşekkür ederim. Öncelikle şunu açıkça ifade etmek isterim: Türk dünyası son yirmi-otuz yılda tarihî bakımdan son derece önemli bir mesafe katetti.

Kimi zamanlar birbirini sadece isim olarak bilen, çoğu zaman gönülce yakın ama fiilen uzak düşmüş Türk toplulukları bugün artık daha fazla görüşüyor, konuşuyor, yazışıyor; ortak toplantılar yapıyor, ortak yayınlar çıkarıyor. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak hafıza ve ortak gelecek üzerine düşünülüyor. Hele ki artık ortak Türk kurumlarımız mevcut.

Eskiden bu birlik fikri daha çok şairlerin, aydınların ve idealistlerin alanıydı. Bugün ise devletlerin gündeminde, üniversitelerin programlarında, sivil toplumun hedeflerinde ve gençliğin ufkunda yer alıyor. Bu son derece kıymetlidir.

Yapılanlar ve Yapılmakta Olanlar

Öncelikle zihinsel eşikler aşıldı. Kardeş halklar birbirini yeniden keşfetmeye başladı.

Kültür kurultayları, edebiyat buluşmaları, öğrenci değişimleri, ortak yayın projeleri, çeviri faaliyetleri, sanat festivalleri ve akademik iş birlikleri bu sürecin temelini oluşturdu. Ulaşım, iletişim ve dijital mecraların gelişmesi de bu yakınlaşmayı hızlandırdı.

Bugün artık sadece “kardeşiz” demekle yetinilmiyor; bu kardeşliğin altyapısı kuruluyor. Ortak alfabe çalışmaları, kültürel mirasın korunması, ortak medya dili oluşturma çabaları, gençlik platformları ve eğitim iş birlikleri bu yeni dönemin somut göstergeleridir.

Gelecek İçin Stratejik Adımlar

Bence asıl mesele şimdi başlıyor.

Duygusal söylemi kurumsal güce dönüştürmek zorundayız. Bunun için:

Ortak edebiyat antolojileri
Ortak tarih materyalleri
Dijital kütüphaneler
Gençlik kampları
Çeviri enstitüleri
Film ve belgesel fonları
mutlaka güçlendirilmelidir.

Birlik; okulda, kitapta, türküde, tiyatroda ve günlük hayatta kurulursa kalıcı olur.

Azerbaycan’ın Rolü: Medenî Tercüman

O.H.:
Bu süreçte Azerbaycan’ın konumunu nerede görüyorsunuz?

E.G.:
Azerbaycan, Türk dünyasının damarlarından biridir.

Sadece coğrafî olarak değil; tarih hafızası, dili, edebiyatı, devlet aklı ve direniş ruhuyla Türk dünyasının doğal merkezlerinden biridir.

Azerbaycan, Türkiye ile Türkistan arasında güçlü bir kültürel köprü rolü oynuyor. Hem Anadolu’ya yakın bir dil ve gönül dünyasına sahip, hem de Orta Asya ile tarihî bağlarını koruyor.

Bakü, rahatlıkla Türk dünyasının kültür başkentlerinden biri olarak düşünülebilir.

Özellikle Karabağ Zaferi’nden sonra Azerbaycan’ın moral ve siyasi ağırlığı daha da artmıştır. Artık sadece bir devlet değil; aynı zamanda bir medenî merkez ve ilham kaynağıdır.

Türk Töresi: Kimliğin Omurgası
O.H.:
Türk töresi bu süreçte nerede duruyor?

E.G.:
Türk töresi bu işin merkezidir.

Töre yalnızca folklor değildir; milletin ahlakî omurgasıdır.

Töre demek:

adalet
ölçü
saygı
sözünde durmak
yiğitlik
devlet ciddiyeti
demektir.

Dil konuşmayı sağlar, tarih hafıza verir; ama töre, bunların nasıl yaşanacağını belirler.

Bugün töreyi yeniden yorumlamak zorundayız: özü sabit, yorumu çağla gelişen bir medeniyet ilkesi olarak.

Çağdaş Dünya ve Türk Dünyası Fırsatı

O.H.:
Bugünün dünyasında nasıl bir yol izlenmeli?

E.G.:
Dünya değişiyor. Tek merkezli sistem çözülüyor.

Bu Türk dünyası için büyük fırsattır. Ama fırsat tek başına yeterli değildir.

Gerekenler:
Zihinsel birlik
Eğitim iş birlikleri
Medya ve dijital anlatı gücü
Gençliğe yatırım
Ekonomi–kültür entegrasyonu

Ayrıca artık sadece tepki veren değil, teklif sunan bir medeniyet olmalıyız.

Turan Fikri ve Gerçeklik

O.H.:
Türk yurtlarında Turan fikri gerçekten var mı?

E.G.:
Kesinlikle var.

Ama her yerde aynı kelimelerle ifade edilmeyebilir.

Bu bilinç:
bir türküde
bir destanda
bir isimde
bir mezar taşında
yaşar.

Ortaklık her zaman sloganla görünmez; bazen derin bir kültürel sezgi olarak var olur.

Birlik Nasıl Güçlendirilir?

O.H.:
Bu bilinci daha görünür kılmak için ne yapılmalı?

E.G.:
Hamaseti bilgiyle, duyguyu emekle desteklemeliyiz.

Ortak medya projeleri
film ve belgeseller
çeviri çalışmaları
gençlik buluşmaları
öğrenci değişimleri
arttırılmalı.

En önemlisi:
İnsan ilişkileri kurulmalı

Birbirini tanıyan gençler arasında önyargı barınamaz.

Türk Dünyası Bir Ailedir

Türk dünyasının birliği bir blok oluşturmak için değil;
gönüllerin birleşmesi içindir.

Bizim işimiz slogan büyütmek değil, ufuk büyütmektir.

Ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in dediği gibi:
“Türk Devletleri Teşkilatı bizim için temel uluslararası organizasyondur. Çünkü o bizim ailemizdir. Bizim başka ailemiz yoktur. Türk dünyası bizim ailemizdir.”

TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN!

TÜMER.ORG

 

Continue Reading

Ekber Goşalı

Nahçıvan’a drone saldırısı ve Tahran’ın sorumluluğu: Kafkasya’da riskli oyun

Published

on

Karmaşık Güney Kafkasya’da güvenlik meselesi yalnızca askeri güç veya sınırların korunması meselesi değildir. Konu bundan çok daha derin bir anlam taşır. Devletlerin siyasi davranış kültürü, uluslararası hukuka yaklaşımı ve komşuluk ilkelerine bağlılığı da bu güvenlik denkleminde belirleyici rol oynar.

Aklını yitirmiş Fars-molla rejiminin bir insansız hava aracının Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil altyapıya saldırı düzenlemesi ise bu hassas bölgede tehlikeli bir emsal oluşturan olay olarak değerlendirilmektedir. Bu yalnızca teknik ya da yerel bir olay olsaydı belki de üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak açıkça görülüyor ki bu, bölgenin güvenlik mimarisine yönelmiş ciddi bir siyasi ve askeri olaydır.

Dışişleri ve Savunma bakanlıklarımızın yaptığı yerinde açıklamalarda vurgulandığı gibi, Nahçıvan’da sivil altyapıya yönelik drone saldırısı uluslararası hukukun norm ve ilkelerine aykırı bir adımdır.

Uluslararası hukuk açısından mesele oldukça nettir. Devletlerin topraklarından gerçekleştirilen silahlı faaliyetler, o devletin sorumluluğunu doğuran unsurlar arasında yer alır. Bu nedenle İran topraklarından havalanan drone’un Nahçıvan yönünde hareket ederek sivil bir hedefe saldırı düzenlemesi konusunda sorumluluğun İran’ın askeri-siyasi yapılarının üzerinde olduğu yönündeki Azerbaycan’ın tutumu tamamen hukuki mantığa dayanmaktadır.

Bu nedenle Azerbaycan Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nin toplanması ciddi bir devlet refleksi olarak değerlendirilmelidir. Herkes bu tepkiden ders çıkarmalı ve kendi tutumunu gözden geçirmelidir.

Yaşanan olay Azerbaycan devletinin tepkisinde de açık biçimde görüldü. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in başkanlığında Güvenlik Konseyi toplantısının yapılması, olayın devlet güvenliği düzeyinde ele alındığını ortaya koydu.

Cumhurbaşkanının konuşmasında bölge siyasetine ilişkin önemli mesajlar verildi. İlham Aliyev haklı olarak vurguladı ki bağımsız Azerbaycan devleti yalnızca kendi vatandaşlarının değil, aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının da umudu ve dayanağıdır. Bu düşünce aslında daha geniş bir siyasi anlam taşımaktadır: Azerbaycan artık yalnızca bölgesel bir devlet değil, aynı zamanda milli sorumluluk taşıyan güçlü bir devlet olarak hareket etmektedir.

İran ise diplomatik söylem ile gerçek siyaset arasındaki çelişkilerden bir türlü kurtulamamaktadır.

Resmi açıklamalarda komşuluk ve dostluk söylemi dile getirilirken, pratik adımlar bazen tamamen farklı bir yönde atılmaktadır. Tahran’ın son yıllardaki siyasetinde dikkat çeken en önemli paradokslardan biri de budur.

Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bu çelişkinin yeni bir örneğidir. Bu tür davranışlar daha çok siyasi ve psikolojik baskı aracı olarak görülmektedir. Uluslararası ilişkilerde ise duygusal ve riskli adımlar rasyonel devlet davranışı olarak kabul edilmez.

Azerbaycan Cumhuriyeti sorumluluk sahibi bir devlet modelidir – sözümüz imzamız kadar geçerlidir.

Azerbaycan’ın dış politika doktrini ise tamamen farklı ilkelere dayanmaktadır. Resmi Bakü komşuluk ilişkilerinde karşılıklı saygı, egemenliğe saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerini kararlılıkla savunmaktadır.

İran’ın dini liderinin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in derhal başsağlığı dilemesi ve büyükelçiliği ziyaret etmesi siyasi etik ve diplomatik kültüre verilen önemin açık bir göstergesidir.

Tahran ile Bakü arasındaki ilişkileri hassaslaştıran bir diğer önemli mesele ise İran’da, yani kendi ata topraklarında yaşayan milyonlarca Azerbaycanlının hukuki ve kültürel durumu ile ilgili tartışmalardır.

Ana dilde eğitim imkanlarının sınırlı olması, kültürel hakların tam anlamıyla sağlanmaması ve çeşitli hukuki sorunlar uzun yıllardır tartışma konusu olmaya devam etmektedir. İşte böyle bir arka plan üzerinde Nahçıvan yönünde yaşanan askeri olay doğal olarak kamuoyu ve siyasi tepkilerin daha güçlü olmasına neden olmaktadır.

Rasyonel siyaset alternatifsizdir – Tahran bunu unutmamalıdır.

Azerbaycan’a yönelik baskı politikası başarı getirmeyecektir. Aksine bu tür adımlar bölgede güven ortamını daha da zayıflatacak ve yeni jeopolitik riskler yaratacaktır. Güney Kafkasya’nın ve diğer bölgelerin istikrarı ancak sorumlu, rasyonel ve pragmatik devlet davranışı ile korunabilir.

Nahçıvan’a yönelik drone saldırısı bir kez daha göstermiştir ki diplomatik açıklamalar ile gerçek siyasi davranış arasında fark oluştuğunda bölgenin güvenlik ortamı ciddi bir sınamayla karşı karşıya kalmaktadır.

Bu nedenle Tahran’ın olay hakkında tam bir açıklama yapması ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için somut adımlar atması bölgesel güvenlik açısından hayati önem taşımaktadır.

Eğer bizim sözümüz imzamız kadar geçerliyse, bazıları da kendi imzalarının ve mühürlerinin gerçekten ne kadar geçerli olduğunu düşünmelidir.

Devletimiz zeval görmesin!

Ekber GOŞALI

Continue Reading